Bir filim ve uyandırdığı hisler
Organize işler filmini seyretmeye gittik dün akşam.. Bir çok insanın aksine, kahkahalarla gülmeye gitmedim. Fragmanlarından gördüğüm manzaraların aşkıyla, çocukluktan kalan bellek izlerimin peşine gittim. Tam da düşündüğüm gibi oldu. İlmek ilmek çocukluğumdan kalan İstanbul'um ve insanlarından oluşan bir örgüydü. Sıvası dökülmüş eski apartmanlar, bina altından girilen otoparklar. Ve sokakta yetişmiş kendine özgü gerçek insanlar. Gerçek amerikan arabalari. Hurdaliklar. Hep saha kenarindan seyrediyor gibi içinde yolculuk ettiğim güzelim İstanbul’u numarali tribünden seyreder gibi yukaridan seyretme ayricaligi...
Çocukluk mahallelerimizde hep Asım abiler oldu. Hiç zararlı gibi değildiler. Babam “uzak durun şu adamdan” dese de kafamı okşayarak "ne haber lan kıvırcık marul" diyen ağır abilerle hep gülümseyerek iletişimde bulundum.. Mahalle savaşlarinda beni korudular. Ben de onların "lan kıvırcık kap gel bir samsun bakkaldan hadi" demelerine itaatle karşılık verdim. Mahallenin aile babaları erkenden işe gider , hava kararırken işten dönerken; bu elemanlar, genellikle bodrum katta yanlız annesiyle oturan (biraz da hain evlat ökkeş karışıyor burada konuya ama serbest cağrışım deyip devam ediyorum) öğlene dogru evden çıkan tiplerdi. Tabii ki çıktığı anda sigara yakan ve kaldırıma ayakkabısını dayayıp paçalarında toz varsa silkeleyen, bakkalın önündeki tahta sandığın ya da mahalle kıraathanesinin önündeki sandalyenin uzerinde oturarak kafayi açmaya çalışan abilerdi. Arka arkaya espri yapan, gelen geçene yanlış yapmaması için ters ters bakan, çay bardağının altinda tabak tutana "ibne misin oğlum, elin mi yanacak?" diyen ve ille de sokaktaki camlardan birinde yan gözle izlediği sevgilisi olan abilerdi.. Bazı geceler çişe kalktigimda camdan bakardim sokağımıza.. Sabaha yakın saatlerde bu abilerden birisi sallanarak sokağa girer, titrek sokak lambasının altında bir müddet durur, cebinden birşeyler çıkartıp bakar, sonra evine doğru yürürdü. Kimi gecelerde komşu evlerden birinin önündeki çöp variline birsey atar ve sonra evine girerdi.. Sabah erkenden çöpçüler gelmeden gidip ne attığına bakardım. Aslında bilirdim de onun boş cep kanyağı şişesi olduğunu; yine de bakardim.. Akşam üzerleri sokakta genç kızların ip atladığı ve bıyık burmanin da erkekler arasinda yaygın olduğu bir dönemdi. Kahvede okey oynayan, akşamları köşebaşlarında kendilerine benzer birileri ile kısık sesle muhabbete giren bu abilerle hiç alıp veremediğim olmadı..
Ülkeyi baştan başa gezip yeniden İstanbula döndüğümüz senelerde ben lise çağlarına gelmistim ve ilkokul arkadaşlarımdan bazıları illegal abi olma yoluna girmişlerdi.. Onlardan çalınan arabaların hangi mahallede kimlerle temasa geçerek bulunabileceğini, kıymetli radyo teyplerin ne kadar ucuza alınabileceğini, hangi abinin yoluna çıkmamak gerektiğini sırasıyla öğreniyordum. Beraber sigara içiyorduk tek tük. Yok kalın sigaralardan içmedim. Maltepe. En at dışkısı kokanından..
Mesleğe atıldıktan sonra başka adamlarla da tanıştım. Az konuşan, kaş-göz hareketleri ile işlerini halleden abilerdi. Tek kelimelik cumleler kuruyorlar, güçlerini seslerinin kısıklığından alıyorlardı. Arabaları siyah, elbiseleri siyah, sakalları sık ve birkaç günlük oluyordu. Acımasız olduklarını da duyuyordum.. Benim ilişkim daha çok yaşlı yahut yatalak aile efradı ile ilgilenmek olduğundan herhangi bir korkum da yoktu. Evden çıkışta verilen zarflar kalın oluyor, yine çok az konuşan şoförlerin kullandığı BMW lerle alındığım yere geri bırakılıyordum. Abinin evinden çıkarken kendisi ile kısaca bir karşılaşıyor ve “doktor kardeşim selametle git” sözünü duyuyordum.
Ve mahallenin yitiklerini de izledim yıllarca. Gösterişsiz, kendi başlarına iş yapamayan, 51 oynarken dahi rütbece yüksek bir abi geldiginde hemen kalkıp yerini ona veren adamcıklardı bunlar.. Zekaca orta, karakter olarak bağımlı, bedenen zayıftılar. Haplanıp açık pencere işine çıktıklarını söyleyenler de vardı ama görmedim, bilmiyorum. Tekel birası tercih ettiklerini, sigara sardıklarını, düğünlerde evsahibini kafalayip bol bol yemek yeyip rakı içerek sızdıklarını ise ismim gibi bilirim. Bıyıkları gür olmayan, saçları düzensiz uzamış, kirli tırnaklı ve genellikle üzerlerine bol gelen paltoları senelerce giyen bu elemanlar yanlarında mutlaka “emanet” adını verdikleri sustalı çakı ya da başka çeşit bıçaklar ve muşta taşırlardı.. Kavgaya korkmadan girer, yaralanmalarını, kafa ve kol kırılmalarını aylarca bakkal önü muhabbetlerinde hikaye ederlerdi.. Terkedip gitmiş bir baba, yarım başörtülü çalışan bir anne ve zaman zaman ölesiye bağırıp çağırdıkları bir kız kardeş tablonun diğer bileşenleriydi..
Organize işler filminin hafızamda uyandırdıkları bunlar... Bir de aklıma gelen: 8-9 sene önce böyle bir mahallede ev hastasına gitmiş, benzer bir otoparka arabamı bırakmıştım. Çevrede takılan tipler, otoparkın sahibi, ortalıktaki çocuklar beni ayrı bir dünyaya gelmişim gibi etkilemişti. Tamam itiraf ediyorum: korkudan altıma etmiştim.. Oradan çıkarken arabayı herhalde kaybettim ama kendimi kurtarayım bari demiştim. Neyseki gittigim evin sahibine durumu açıklamayı düşünebilmiştim de; o da yirmi yaşlarındaki oğlunu oraya yollayıp “araba bizden” dedirtip beni ruhsal yükten, güzelim italyan tipo arabamı da adamlardan kurtarmıştı. Hatta otopark parasından da yırtmıştım. Burası İstanbuldu.

3 Comments:
Hocam süperdi, aynı gençlikten hala var bıyık bükmüyorlar ama düşükbel pantolonlarla köşe başlarında takılıyorlar
Shevki
O yıllarda yaşamadığım için bilemeyeceğim sadece tahmin ediyorum, tarif ettiğiniz gençler lise de dahil okumuyorlardır.Şimdiki "o" gençler, lisede öyle oluyor.(Dul anne, bodrum kat olmasada)Özelliklede meslek liselerinde..Herşeyin ucu bir şeye dayanıyor muhakkak..
Sevgili Ahmet Faruk Bey,
Çok sıcak samimi ve tanıdık bir hikaye bu. Beni ta çocukluğuma aldı götürdü.
Sizi kutluyor ve diğer henüz okumadığım yazılarınıza yöneliyorum.
Sevgiler,
Post a Comment
<< Home