Çamaşır Leğeni
Bazen, gündelik telaş arasında çocukluk hatıralarının da kafada uçuşup gittiklerini hissederiz. Hasta bakarken, araba kullanırken, tamir işleri yaparken ya da müzik dinlerken ilk gençlik senelerine kadar olan dönemin bir hatırasını yaşadığımı da hissederim. Bir yoldan geçerken aniden Adapazarı’nda sokakta taşlardan kale yapıp, futbol takımı kurduğum aklıma geliverir. “Süreyya bizden olursa kesin yeneriz” diye bir cümle yankılanır zihnimde... “Keşke ağaçların altındaki boş yeri büyükler kapmadan oraya kalelerimiz kursaydık” diye devam ederim. Gündelik işimde bir aksamaya sebep olmayan ilginç hafıza oyunlarıdır bunlar... Eğlencelidir. Kendiliğinden oluverir. Zincirleme olarak başka hâtıraların da uyanmasına sebep olurlar.
Kimi zaman bozkırda buğday tarlasında sapların arasından bakan bir tarla faresi, kimi zaman bisiklette ilk ellerimi bıraktığımda kendimi nasıl hissettiğim, kimi zaman ise ergenlik aşklarımdan birisi ile okul sırasındaki sohbet anı çok net olarak duyumsanır. “Güler şimdilerde 42 yaşında olmalı, muhtemelen iki çocuğu vardır, umarım ailesinde erken menopoz derdi yoktur” diye de uzun atlama yaparım.
Sabah içimi olumlu hislerle dolduran bir telefon konuşması sonrasında hastane bahçesinde yürürken kendimi Fatih’teki evimizin banyosunda leğende çamaşır çiğnerken gördüm. Gerçeğe çok yakın bir histi. 1969 senesi.. Şanzımanlı arçelik dahi olsa, bir çamaşır makinemiz yok. Buzdolabı da girmemiş eve; zengin harcı olduğundan… Üzerinde çamaşır asan kadın resmi olan kutu Tursil deterjanlar bakkal raflarında sıra sıra.. Annenin verdiği eflatun beş liralık bir kutu Tursil almaya yeter, artar. Para üzerini düşürmeden ve avucumuzu açmadan eve kadar koşmamız tembihlenir. Kömürlükte yeterince odun yoksa da sonradan fuel-oil emdirilmiş talaş olduğunu öğrendiğimiz “Alev” marka termosifon yakıtı da alınırdı. Termosifon içindeki su bitmesin ve de delinip lehimci çağırmak zorunda kalınmasın diye alt musluk ateş sönmeden kullanılmazdı. İster çamaşır günü isterse banyo günü olsun alt musluk ellenmezdi.
İşte 25 wattlık bir Edison marka ampul ile aydınlatılan (ki o zamanlar banyoda daha güçlü ışık kullanmak milli servete hakaret sayılmaktaydı) banyonun duvarında metalden kocaman bir çamaşır leğeni asılı olurdu. Sanırım pirinç ya da benzeri bir metalden olan bu leğen kıvrık olan ağız kenarına delinmiş bir delikten kocaman bir beton çivisine takılırdı. Çamaşır günü öncesi oradan indirilir, banyo zeminine konur ve o akşam kirliler az deterjan ve soğuk su ile ıslatılırdı. Sabahında babanın evi terk etmesini takiben (bazı günler sabah ezanı vakti, ben uyanmadan yakılmış olurdu, onu da anlamazdım) termosifon yakılır ve çamaşır hengamesi başlardı. Beyazlar ayrıca bir kazana basılır ve gazocağı üzerinde kaynatılırdı.. Ocağın basıncı azaldıkça pompalamak ve de içinden çamaşırlar sıkılarak alınmış leğendeki kirli suyu, leğeni devirerek banyodaki deliğe doğru akıtmak en sevdiğim işlerdendi. Tabii daha da sevdiğim bir başka iş, çamaşır çiğnemekti. Kardeşimin doğumuna daha bir sene vardı ve tek çocuk olarak annemle ev işlerini birlikte yapıp oyun oynamak çok zevkliydi. Annem leğene sıcak suyu doldurup deterjanla köpürtür, çamaşırları içine attıktan sonra “Ben yemeği ocağa koyana kadar çiğne bunları” derdi. Önce ayaklarım yanar, su ılıklaştıkça rahatlar, tepindikçe tepinirdim. “Aman da güzel oğlum nasıl bana yardım edermiş” diyen annemin sesi duyulunca coşardım.
İki leğen çamaşır çiğnedikten sonra ayaklarım sudan iyice buruşurdu. Annem, “Yeter senin çalıştığın” der ve hazır leğenin içindeyken beni bir güzel yıkar (teşekkürler kendisine ki hiç donumu çıkartarak yıkamadı aklım yettiği andan itibaren), sırtımı lifledikten sonra az da bağırtacak kadar sıcak suyla durular ve kırmızı bornozumu getirip giydirirdi. Ayaklarımı banyo takunyasına bastırıp üzerinden su döker ve sonra kucaklayıp divan üzerine oturtur, kurumamı beklerdi.
Ve bu senelerde çamaşır leğenleri ve kaynatma kazanları sıkça delinir, ilk delikler her gün mutlaka sokaktan geçen lehimci marifeti ile halledilir, tamir kabul etmez hale gelenler de eskiciye satılırdı. Karşılığı mandal ya da birkaç çikolatalı gofrete anca yetecek kadar para olurdu.. Yeni kazan ya da leğen ancak aybaşında ve baba homurdanarak alınabileceğinden, kadınlar aradaki zamanı birbirlerinden bu eşyaları ödünç alarak geçirirlerdi. Bir pişirimlik kahvenin ferahça komşudan istenebildiği, buzdolabı alabilmiş ailelere yemekten artan kıymanın bir çukur tasta yollanıp ertesi güne kadar muhafazasının istendiği senelerdi. Radyoda Zeki Müren konserleri, Amerikan malı damalı dolmuşlar, şemsiyelerini baston gibi kullanan aile reisleri o yılların alameti farikası idi. Fatihin yolları parke taş döşeliydi.

1 Comments:
Doktor Bey,
Bir sımsıcak ve sevimli öykü daha döktürmüşsünüz.
Okudukça sizin gibi yetişkinlikte dahi gayet sempatik olan birinin çocukluk halini tahayyül etmek çok keyifliydi.
Allah ömrünüzü ve gücünüzü arttırsın...
Post a Comment
<< Home