Monday, August 11, 2008

Sağlık Memuru

Hisarüstü'ndeki evin arkada vadiye bakan geniş camlı odasında gözlerinizi dışarı çevirince bir çatı denizi ile karşılaşıyordunuz. Yıllar içerisinde apartmana dönüşmüş gecekondular korkunç mimari anlayışları ve kötü seçilmiş dış cephe boyaları ile göze batıyorlardı. Bir kısmı boyasızdı. Bir diğer kısmında ise çatı tahta direkler üzerine alelusul kapatılmış ve fırtına çıkmasın duasına durmuştu. Simsiyah bir yan duvarın üzerinde Ziftçi Çatıcı Salim, Yaltım işleri, tel:..... yazıyordu.

Sabahtı. Güneş öğleden sonra vuracağından henüz pancurlar açıktı. Aralık olan pencereden seyyar satıcı ve çocuk sesleri gelmeye başlamıştı. İlkyazdı ve sıcak hava mevzular arasında henüz başaktör konumuna yükselmemişti. Pencere aralığından gelen kokular arasında kızartma, eksoz ve biraz da hayvan dışkısı baskındı. İki adım ötesinin İstanbul boğazı olduğuna kimse inanmazdı. Hoş boğaz kıyısından arabalarıyla geçenler de burada böyle bir mahalle bulunduğundan habersizdiler.

Odada dört kişi vardı. Hasta, gelin, sağlık memuru ve doktor. Camın karşısına gelen duvara yanaştırılmış bir açılır kanepe hastanın yatağıydı. O yatacak kadar hasta olunca açılmış bir daha kapatılmamıştı. Eski tip bir yorganın altında yatan, kafasında iğne oyalı yazması ve katarakt ameliyatı simgeleyen kalın büyüteç gözlükleri ile seksenlik bir teyzeydi. Göğsüne kadar gelen yorganın dışına çıkarılmış elleri kapkara kuru çalılar gibiydi. Parmakları ve tırnakları ile yazmasından çıkan bir perçemi kınalıydı. Duvarda daha önceleri dekoratif bir şeyin asılı olduğu tahmin edilecek ucu kıvrık metalde serum torbası takılıydı. Serum yaşlı kadının sağ elindeki bir kelebek iğne vasıtası ile gitmekteydi.

Gelin ellisini bulmuş, kilolanmış, makyaj nedir bilmeyen, saçları ensesinde toplu, kumaş etek ve triko bluz ile giyim işini halleden Anadolu hanımlarındandı. Otuz seneyi aşkın zamandır hizmetini yaptığı kaynanasının son zamanlarında eksik bir vazife olmasın telaşındaydı. Samimiydi. Kendisine hayat garantisi olan üç yetişkin oğlu ve oto tamirciliğinden galericiliğe terfi etmiş iyice bir kocası vardı. Evin tertip ve düzeninde; köylülük hallerine tam çare olamasa da modernlikten nasibini alma gayreti görülüyordu.

Sahnemizdeki kişilerden kalan ikisini de tanıttıktan sonra onların biraz kafalarının içine biraz da ortamlarına dalmalı...

Doktor hastanın başucuna yakın koltukta oturmakta şu anda ve aradaki sehpa ve üzerindeki yapma çiçeklerden sonra da sağlık memurunun oturduğu ikili kanepe gelmekte. Doktorumuz kot pantolon ve uzun kollu beyaz gömlek giymişti. Kalınca yapılı, yanları beyazlamış koyu renk kısa saçlı, kırklarının başında, yüzü ve elleri bakımlı sakin bir adamdı. Muayene malzemelerini siyah büyük bir sırt çantasında getirmiş, ayakkabılarını antrede tereddütsüz çıkartmış, terlik beklemişti. Koltuğa oturduktan sonra çantasından kalın ve büyük, spiralli bir bloknot çıkartmış not almaya hazırlanmıştı. Sağlık memurunun varlığından mı gerginleşmişti yoksa onun varlığı sağlık memurunu mu rahatsız etmişti. Bunu bilemeyiz. Gerçek olan odadaki erkekler arasında bir gerilim olduğuydu.

Sağlık memuru son derece saygılı ve kibar olduğunu ifade eder tarzda hareketlere sahipti. hatta biraz da insanın gözüne "ben çok görgülüyüm" havasını sokuyor gibiydi. Ellisini epeyce geçmiş, arkaya düzgünce taralı beyaz saçlı, tombulca, gri kumaş pantolon ve kısa kollu çivit mavisi gömlekli, ince bıyıklı, düzgün sakal tıraşlıydı.

Kısa bir kafa içi yolculuk:
Doktor, sağlık memuru için: Herif riyakar, aileyi sabah akşam gel git söğüşlüyordur. İddiaya girerim.
Sağlık memuru, doktor için: Kesin zengin bebesi, hareketlere bak. Burun kıvırdı bana pezevenk. İnşallah az para isteyenlerden değildir.
Gelin, doktor için: İnsan evladı demişlerdi. Esastan da iyi adam galiba.
Kaynana, doktor için: Büyük oğluma benziyor.

Aslında göz ameliyatı olmuş bu teyzelerin tamamı eve gelen sucu, tüpçü, tamirci, doktor kim olursa olsun oğullarından birine benzetirler. Bu kaide bizim sahnemizde de değişmemişti.

Doktor notlarını aldı. Sonra hastayı baştan aşağı muayene etti. Teyzenin bu esnada ağzı durmadı. Sağlık memuru neden serum taktığını doktorun arkası dönük iken izaha çalıştı. Onay ve hatta takdir bekledi. Doktor bu gayrete tıslayarak "biz ağızdan sıvı alabilen hastalara serum takmayı uygun görmeyiz" diye cevap verdi. Sağlık memuru bütün sevimliliği ile "içine Bemiks de koymuştum da vitamin şeyetsin diye" şeklinde bir izah getirdi. Doktorun adama sırtı dönüktü ve yüzünde "ya sabır!" ifadesi vardı. Bunu yatağın ayak ucundaki gelin gördü. Hasta ise halen doktorun hangi oğluna benzediğini tam tesbit ile meşguldü.

Kafaların içi yeniden:
Gelin, sağlık memuru için: Bize çok nemrut davranıyor ya nasıl da doktora yılıştı. Bildim ben zaten bunun sahtekar olduğunu.
Sağlık memuru, doktor için: Ulan ben senelerdir serum taka iğne yapa kaç hasta iyileştirdim. Sen vik vik vik ediyorsun. Serumun ne zararı var. Yok ağızdan alsaymış da yok doğal yoldanmış da. Okuyunca bok oluyonuz.
Doktor, sağlık memuru için: Bir de yanlış bilsen. Her şeyi doğru bilirsiniz. Yanık pansumanı rivanolle, her türlü hastalık serumla, her ateş novaljinle.Ohh niye okutuyorlar ki doktorları.

Doktor tekrar yerine geçti. Hafifçe yan dönerek sağlık memuruna kendisinin yardımını isteyeceğini söyledi. Adam gevşedi. "Hocam emrin olur" şeklinde dikkatle dinleme görüntüsüne büründü. Doktor teyzeden bazı tahliller isteyeceğini ve bunların nasıl alınıp hangi laboratuvara götürüleceğini tarif etti. Adam çok ciddi bir eda ile notlar aldı. Doktorun "şu andan itibaren serum takılmayacak, ancak sabahları gelip tansiyon bakarsanız ve beş gün süre ile verdiğim iğneleri yaparsanız sevinirim" cümlesi de hiç yoktan iyi bir durumun habercisiydi. Yine de içerliyordu eski kurt bu yardımcı pozisyona. Genç teğmenden emir almak zorunda kalan yaşlı assubaylar gibi hissediyordu kendini.

Kafaların içi, bir kez daha:Sağlık memuru, doktor için: Kibarmış herif, yaptıklarıma pek laf etmedi. Bir kere nasıl bağırmıştı doktorun biri. Bu belli süt bebesi, bağıracak adam değil.
Doktor, Sağlık memuru için: Ben senin ayağını keserim bu evden de şimdi değil. Vakit var daha.
Gelin, doktor için: İnşallah fazla tutmaz tahlilleri.
Doktor, gelin için: Ablanın yüzü az bulutlandı. Neyse ki tahlillerin çok tutmadığını öğrenince ferahlayacak.
Kaynana, sağlık memuru için: Kardeşim İbrahime benziyor.

Gelinin getirdiği kolonyayı reddeden doktor lavobo sordu. Adetiydi gittiği evlerde el yıkama bahanesi ile banyolarını gözden geçirirdi. Buradan elde ettiği ipuçları ile aile hakkında doğruluk oranı yüksek tahminlerde bulunurdu. Ellerini yıkadıktan sonra yeniden odaya girmedi. Çantasını kadının elinden aldı. Gelin, bir gün önce telefonda öğrenmiş olduğu muayene ücretini uzatırken "az olmadı umarım doktor bey" dedi. Karşılıklı gülümsediler. Merdivenlerden inmeye başladı.

Yolda, direksiyonda doktorun kafasının içi: Allah bu adamlara insaf versin. Böyle bir aile bellediler mi aylarca yıllarca, serumdu, iğneydi, pansumandı sömürüp duruyorlar. Top gibi kadın, sabah akşam serum bekler hale gelmiş. Neyseki abla kurt hemen anladı tavırlarımdan. Bir dahaki gidişime sağlık memurunu göremem herhalde.
Evden yürüyerek ayrılan sağlık memurunun kafasının içi: Bu adam rahat dirlik vermez artık. Şu tahlilleri halledeyim sonra işlerim çok deyip ayağımı keserim. Dayanamam bir daha öyle dişlerinin arasından tısır tısır konuşursa. Bu bebeler bilmezler vatandaşı. Esas hizmet eden biziz. İğnem var koş Naim efendi, serumum var koş Naim efendi, pansumanım var fırla gel Naim efendi. Bunlar böyle herşeyi kitaptaki gibi bellerler. Neyse siktiret. Gitmem olur biter.

Kaynana gelinden izahat istedi. Kadın bıkmadan anlattı. Kan tahlillerinden sonra artık serum takılmayacağını söyledi. Yaşlı kadın essahtan da doktorun büyük oğluna ne kadar benzediğini farkedip farketmediğini sordu. Gelin alışkın şekilde evetledi.

Sağlık memurunun hikayesi:
Yeşilırmak vadisindeki bir köyde doğmuştu. Acar, coşkun bir çocuktu. Yaşıtlarına göre daha ufarak olmasına rağmen çok dayanıklıydı. Koşuda, yüzmede hep en öndeydi. Bütün oyunlarda galip gelirdi. Okulu baştan beri sevmemişti. İlkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmiş, kimi zaman bağ bahçe işi kimi zaman da sığırtmaçlık yapmıştı. Onbeş yaşından sonra da dayısının bulunduğu ilçeye gelip zirai alet tamiri ve satışı yapan bir adamın yanına çırak girmişti. Dayısının yanında kalıyor, haftalığının yarısını dayıya veriyordu. Yeni makineleşmeye başlayan ülkede halen tırpanla ekin biçip, döven ile sapı taneden ayırmak yaygındı. Orak biler, tırpan ağzı düzeltir, bıçkı eğelerdi. En güzel de ağaç testerelerinin ağzını yapardı. Bir sağa, bir sola hafifçe çıkıntı yapacak şekilde ikili dişleri yatırır bunu sıralı yapmaktan zevk alırdı. Ustası kendi bildiği bütün işleri ona kısa zamanda öğretti. O da tatlı dili ile köylüye satış yapmanın yollarını öğrendi. Hep de aferin aldı.

Onsekiz yaşına geldiğinde ilçe ona yetmemeye başladı. İlkokul mezunlarının rahat iş bulduğu altmışlı yıllarda devlet kapısı en cazip yerdi. Ülkenin en büyük şehrindeki büyük bir hastaneye hademe olarak girdi. Bevliye kliniğinde iki seneye yakın çalıştıktan sonra askerliğini yaptı. Dönüşünde de aynı hastanede teknik serviste çalışmaya başladı. Bunun yeteneğini gören başhekim dönüşüne buna paspas vermeyin başka iş yaptıralım demişti. Kısa zamanda zaten basit olan elektrik tesisatını, oksijen sistemini, yatakların mekaniğini çözdü. Evlendi. Köyünden, iddiasız, sessiz sakin bir kız getirdi. Musluğundan su akan bir evde oturmak, hele de termosifon da olan bir evin hanımı olmak kızın neredeyse isteklerinin tamamına cevap veriyordu. Dövmeyen bir de koca. Allah iyi kısmet yollamıştı köy kızına.

Doktorların eğitim de gördüğü devlet hastanelerinde ana laboratuvarlardan başka kliniklerde de hızlı tetkik ihtiyacına cevap veren küçük laboratuvarlar olurdu. Burada hem eğitim gören asistanlar bazı testleri yaparlar hem de oranın görevlisi laborant merkez laboratuvarına gitmesi uzun sürecek testleri birkaç dakika içinde gerçekleştirirdi. Temel problem buralarda laborant bulunmamasıydı. Her beş servisin birinde laborant olur, o da sağdan soldan gelen istekleri karşılamaktan bıkıp hayata küsmüş olurdu. Devletin buna karşılık geliştirdiği çözüm gecikmedi. Şimdinin "hizmetli" leri olan o zamanın hademelerinden eli işe yatkın olanları görevlendirmek üzere "laborant yardımcısı" diye bir kadro tahsis ettiler. Laborant kadrosu her zaman boş kalıyor kısa bir eğitimden geçmiş olan laborant yardımcısı da işleri yürütüyordu. Bu kadro açılır açılmaz Naim efendi de başvuruda bulundu ve 25 sene sürecek olan sağlık hizmeti macerası başlamış oldu.

Laboratuvarı hemen kavradı Naim Efendi. Tam kan sayımı, idrar tahlili, periferik yayma, sedimantasyon, üre ve şeker yaptığı testlerdi ve zaten istenen de bu kadarıydı. İkinci senesinde efendi hitabı unutulmuştu. O, Naim Bey olarak tescillenmişti. Söylenen her isteği yerine getirdi. Klinik şefi de uzmanlar da asistanlar da ondan hep hoşnut kaldılar. Mesai sonrasında gidip gece geç vakitlere kadar kaldığı özel kliniğin sahibi de onu çok sevdi.

Yıllar geçtikçe Naim Bey yapmak istediği işin ne olduğunu farketti. O, klinik sahibi olmalıydı. Hemşehrileri ile beraber kapattıkları arsadaki evinin inşaatı sürerken yan gözle klinik olabilecek yerleri de seçmeye çalışıyordu. Evinde mutluydu. Karısı kira evinden çıkma hayalleri kurarken tek çocukları olan oğullarını büyütmekteydi. Devletteki hizmetinin askerlik sonrası onuncu senesinde kendi evine taşındı. Etraf biraz kırsal bölge gibiydi ama olsundu. Bu esnada oğlu ilkokul üçe geçmiş, derslerinde başarısı ile göz doldurmaktaydı.

Naim Bey ise iki akşamda bir gece yarısına kadar laboratuvarına baktığı klinikte bilgi ve görgüsünü arttırmaktaydı. Nöbete gelen hekimlerin reçetelerini, müşahade odasında yaptıkları tedavileri, hastaların şikayetlerini bir bir kafasına yerleştiriyor tıbbi pratiğin o kadar da zor olmadığı düşüncesine kapılıyordu. Bu nöbetlerde tansiyon bakmaktan serum takmaya, enjeksiyonlardan basit dikiş atmaya, yara-yanık pansumanlarına kadar onlarca şey öğrendi. Verdikleri orta halli paraya itiraz etmeksizin senelerce çalıştı. O bölgede hastaların arayıp sorduğu, eve çağırıp enjeksiyon yaptırdığı pansuman yaptırdığı bir sağlık adamına dönüştü. Evinin ikinci katını yaptıktan sonra oraya taşınıp alt katı kiraya verdi. Üzerine bir on sene daha geçtiğinde maddiyat daha da düzelmiş, tek üzüntüsü doktor olmasını istediği oğlunun hukuk fakültesine girmesi olmuştu. Emekliliği yaklaşırken biriktirdiği para ile kendine ait bir klinik açma hayallerini kurar olmuştu. Geceleri yatağında döneliyor, devletten gelecek ikramiye ile varlığını birleştirirse gece gündüz açık bir semt kliniği açabileceğini hesaplıyordu. Gece yarısına kadar işin başında durur bütün müdahaleleri kendisi yapardı. Bir geceye bir de gündüze pratisyen hekim ile randevulu hasta bakan emekli bir dahiliyeci ile kadın doğumcu ayarladığında kadro da hazırdı.

Emeklilik dilekçesini verdi. Sonra istediğini yaptı. Tam da planladığı gibi. Ahir ömürlerini sürmekte olan bir dahiliyeci ile bir kadın doğumcunun diplomalarına karşılık maaş bağladı. İki genç pratisyen hekimi de dönüşümlü olarak çalıştırmaya başladı. Tam istediği gibi bir ortamdı. Bütün tıbbi girişimleri o yapıyor, serum takıyor, iğne yapıyordu. Alt üst bembeyaz kıyafetler giyip, kalın tabanlı sabo terliklerinden asla vazgeçmiyordu. Doktor bey! diye seslenen hastalara nazik bir gülümseme ile karşılık veriyor, şimdi Allahı var, para konusunda kimseye gaddarlık yapmıyordu. Mahallenin Sağlıkçı Naim Beyi giderek bir klinik patronuna dönüştü. İki yaşlı doktorun hastalarına laf etmiyor, pratisyen hekimleri ise baskı altında tutarak hastalara tedavilerini serum ve enjeksiyon şeklinde vermelerini sağlıyordu. Tükenmez kaynağı yakalamıştı. Her ateşli hastaya diğer klinikte öğrendiği şekilde kokteyl denen novalginli, cevitli, bevitli serumdan takılıyordu. Antibiyotikler enjeksiyon şeklinde olunca Naim beye en az on defalık bir ev ziyareti çıkıyordu. Bereketli işti vesselam. Hekimlerin olmadığı zamanlarda acil hastalara ve ateşli vakalara da bakardı. Fazla risk almadan serum takar, nadiren de bir antibiyotik başlardı. Hiç de zor değildi hekimlik.

Doktorun Hikayesi:
Memleketin en doğusunda doğmuş, iki yaşında İstanbul'a gelmiş ve ilkokul üçüncü sınıfa kadar burada hayatını sürdürmüştü. Mahalle oyunları ile ve de özellikle futbol topu peşinde büyümüş, annesinin gayreti ile okumayı altı yaşında öğrenmiş, komşu Kadriye teyzenin gayreti ile de altı ayda elifbadan amme cüzüne geçmişti. Üniformalı babanın peşinde ilkokulu iki ayrı kentte, ortaokulu da iki ayrı kentte okumuştu. Lisede yeniden İstanbul'a dönülmüş, Tıp Fakültesi sonuna kadar burada kalınmıştı. Ne çok içine kapalı ne de aşırı dışa dönüktü. Okuldan belli sayıda arkadaşı olmuş, onlarla bağlantıyı sonraki yıllarda da hiç kesmemişti. Erken evlenmiş, mecburi hizmet ve askerlik macerasının sonrasında ihtisas kazandığında 19 ay arayla doğmuş iki çocuk, yorgun bir eş ve maddi sıkıntı ile İstanbul'a yeniden merhaba demişti. Sonraki zamanlarda kendiyle başbaşa kaldığında "harbiden de depresyondaymışım o zamanlar" diyecekti.

İhtisas bitti ve iç hastalıkları uzmanı oldu. Devlet memurluğu yapmak istemiyordu. Hemen istifa etti. Bir özel hastanede uzun sürecek olan çalışma hayatına başladı. Her zaman vicdanını dinledi. Özellikle zor duruma düşmüş insanların maddiyatlarına göz diken meslekdaş ya da değil sağlık personeline karşı hastaları korumayı vazife edindi. Kimisine açık açık "bırak o şarlatanı" derken, kimisine de "bir başka görüş daha alalım" diyerek doğru yolda olmadığını belli etti. Orta halli kibar insanlardan oluşan bir hasta grubu oldu. Bir çoğu ona sormadan kedilerini veterinere götürmeyecek kadar güvendiler. En fazla da yerinden kalkamayan yaşı sekseni geçmiş hastalar evde yaptığı ziyaretleri ve sohbetleri çok sevdiler. Acelesiz dinlemesi, hasta sahiplerine büyük harflerle yazılmış kağıtlarda ne yapacaklarını anlatması, merak ettiklerini geri aramasıyla ahir zamanda nadir görülen bir hekim tipi cizerdi. İlk yıllarında para dahi isteyemezdi. Ta ki usta bellediği kişi "yaptığın bir iş ise karşılığının adını koy!" diyene kadar. O günden sonra ustasının sözünü dinlemiş ve hem kendi hem de evine gittiği insanlar rahatlamıştı. Bu ziyaretlerde sağlık memurları ile, devamlı bakım yapan hemşirelerle, yabancı ülkelerden gelen yatılı bakıcılarla, fizikoterapistler ile ve nadiren de diğer dal doktorları ile yolu kesişirdi. Yıllar içinde bu insanlardan iyi niyetinden emin oldukları ile dostluklar kurmuş ve hastaları onlarla muhatap etmeyi bir görev bilmişti. Kendisini sanatını iyi yapan insanlardan sayardı.

Şeyda'nın Hikayesi:
Ondört yaşındaydı. Üçüncü çocuktu. İnce ve boylu, kumral uzun saçlı, yeşile bakan ela gözlü, buğday tenliydi. İki ağabeyinin ve babasının sevgilisiydi. Anasının da kuması. Adet görmeye başlayalı bir sene olmuştu. Bu dönemde ağabeylerinden biraz uzaklaşmış, kendi başına vakit geçirmeyi sever olmuş, el şakalarından da vazgeçmişti. Annesinin her cümlesini tersleyerek cevaplıyordu.Boyu habire uzuyordu. Kalçaları genişlerken memeleri belirginleşiyordu. İki omuzunu öne doğru çıkartarak yürüyünce memelerini saklayabileceğini sanıyordu.
Çocukluğu hastalıklarla geçmişti. Devamlı nefesi daralır, çocukluk astımı teşhisini koyan doktoru ergenlikte düzeleceğini söylerdi. Öyle de olmuştu. Son bir senede rahat koşabilmiş, hiç acile gitmemiş, rengi çok düzelmiş, biraz da kilo almıştı. O akşam titreyerek yükselen ateşi ve yutkunma zorluğu ile yakındaki kliniğe gittiklerinde ailece kolay düzelecek bir problemle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. Naim bey onları karşıladı. O akşam pratisyen hekim yoktu. Sabaha kadar Naim bey kalacaktı. Muayene odasına aldı. Oturttu. Boğaz ağrısı deyince rahatladı. Dil basacağı ile boğazına baktı. Bildik manzaraydı. Şeyda anjin olmuştu. Önce bir serum ile ateşini düşüreceğini, sonra da bir iğne yapacağını söyledi. Aile itaatkardı. Önce Novalgin ve Avil karıştırılmış bir serum taktı. Koltukaltlarına soğuk jel koydu. Kızın dudaklarının rengi kırmızıdan pembeye döndü, yüzü güldü. Naim Bey'in kendine güveni geldi. Bir de penisilin başlarsa yarına top gibi olurdu. Önce kolundan test yaptı. Sonra da kalçasından iğneyi uyguladı. Yaklaşık iki dakika sonra Şeyda'da nefes darlığı başladı. Naim Bey panikledi. Oksijen vermeye başladı. Damardan yüksek doz kortizon ve antiallerjik yaptı. Ki bu son yaptıkları doğruydu.
Kız biraz ferahlar gibi olduysa da dudakları morarmış halde kaldı. İlk beş dakika hem aile hem de sağlık memuru için kabus gibi geçti. Bu arada gündüz gelen kadın doğumcuyu arayıp durumu anlattı. Yaşlı kadın "dur bakalım" dedi. Naim Bey ondan bir yardım beklemiyordu ama bir kaç dakika sonra orta yaşlı beyazca saçlı bir adamın nefes nefese kapıda belirmesi ile rahatladı. Adam Jinekoloğun yolladığı yakın oturan bir Kulak Burun Boğaz uzmanıydı. Hemen Gırtlak spazmı geçirmekte olan genç kızın yanına aldılar. Bu sırada Şeyda şuurunu kaybetmek üzereydi. Doktor kısaca soluğunu dinledi. Sonra sakin hareketlerle kızın boynunun ön yüzünü sterilize etti. Hızlı bir lokal anastezik ile bölgeyi alelusul uyuşturdu. Kız hareketsizdi. Acil dolabından aldığı ince uçlu bistüri ile gırtlağın alt tarafında bir delik açtı. İlk soluklarla etrafa biraz kan sıçradı. Mide yıkamada kullanılan bir sondadan kestiği parçayı o delikten soktu ve itti. Kızın borudan gelen soluk sesi duyuldu. Sondanın ucuna oksijen maskesini kapadı ve beş dakika süre ile kızın yoğun oksijen solumasını sağladı.
Hasta önce pembeleşti. Sonra öksürür gibi oldu. Gözlerini açtı ve şaşkınca odada gezdirdi. Yüzlerde bir gülümseme dolaştı. Kimin nasıl rahatladığını kendi ağzından dinleyecek olursak sayfalarca sürer. Kızın kendine gelmesinden sonra doktor hastanın hastane tedavisi ile takip edilmesi gerektiğini ve boyundaki delikten bu iş için imal edilmiş bir tüp konması lüzum ettiğini kısaca anlattı. Baba itaatkardı. Doktora yaptığı iş karşılığında para teklif etti. Naim Bey hemen müdahale etti ve kendisinin halledeceğini söyledi. Üzerindeki beyaz önlük tamamen tere batmıştı.
Çok kısa zamanda ambulans geldi. Ambulans doktoru genç hanım Kulak Burun Boğaz uzmanını görür görmez tanıdı. Kısaca halleştiler. Personeller sedye ile kızı araca naklederken notlarını aldı, uyarıları dinledi ve "tamam abi Etfal'e gidiyoruz" diyerek el sallayıp ambulansa koştu. Cilvelice mi hareket ediyordu?

Gökten üç elma düştü deme zamanıdır. Birinci elma Naim Efendinin başına düştü. Bu tarihten sonra kimseye kendi inisiyatifi ile bir tedavi uygulamadı. Kliniğini hiç doktorsuz bırakmadı. Yine de zaman zaman doktorun duyacağı şekilde "buna bir kokteyl taksak canavar gibi olur" demekten vazgeçmedi. İkinci elma Şeyda'nın başına düştü. O gece kendisine müdahale eden doktoru hastaneden taburcu olduktan sonra babası buldu ve onun yardımı ile kızda allerji araştırması yapıldı. Bünyesi bir çok maddeye aşırı duyarlı çıktı. O günden sonra çantasında nelere allerjik olduğuna dair bir kart taşıdı. Üçüncü elma bu hikayeyi okuyanların başına düştü. Kendilerine uygulanacak tedavileri ve bunu yapacak olanları irdelemeleri gerektiğini öğrendiler.

Hikayeyi okumaya açtıktan sonra:
Usta, yazan için: Yine kendini yazmış. İyi de yazmış. Aferin. Adımı da geçirmiş.
Naim Efendi, o geceyi düşünerek: Kabustu, kabus. Kız öldü gitti. Ben de öldüm. Hızır Aleyhisselamın eli değmiş olmalı ki o doktor karşımızda peydahlandı. Allahtan yazan adımı değiştirip yazmış. Sonuçta biz ekmeğimizin peşindeyiz.
Ambulans doktoru, Kulak Burun Boğazcı için: Kırkına yaklaşmış, evlenmemiş, sakin sessiz bir adam. Herkes de onu seviyor. Bu vakayı bahane edip arayacağım. Olur mu olur. Kim bilebilir?
Kulak Burun Boğazcı, genç ambulans doktoru bayan için: Elleri ne kadar güzeldi. İnce, uzun, kemikli. Saçları da arkada toplamasa, epey güzel kız. Yazar iyi ki onu ve beni fazla tarif etmemiş. Yoksa anlaşılırdık.
Şeyda o akşam için: Baygınlıktan uyandığım anda nasıl zevk aldığımı anlatsam kimse inanmaz. En iyisi bu sırrı saklamalı. Ağustos 2008

Mesothelioma Asbestos, Mesothelioma Cancer, Malignant Mesothelioma, Mesothelioma Attorney.
Mesothelioma