Sunday, February 10, 2008

Ankara Deresi

2007 senesi sonbaharında bir sabah ustam belediye otobüsüne biner. Mekan Ankara'nın güneybatısındaki yeni yerleşim yerlerinden birisidir. Kendisi ile beraber durakta beklemekte olan güneydoğulu aile de arkasından binerler. Önlü arkalı otururlar. Otobüs henüz boştur. Ailenin dokuz yaşlarındaki çocuğu,zayıf mı zayıf, esmer tenli ve biraz da dökük kıyafetlidir. Saçları kısa kesilmiştir. Anne ve babasının önündeki koltuğa geçici olarak oturur. otobüse binen büyüklerin sayısı artınca kalkıp babasının hizasında ayakta duracaktır. Çocuğun baskıya uğramış bir çocuk olmadığı hareketlerinden bellidir. Ailesinden çekinmemekte, daha çok alışkın olmadığı manzaralar içinde seyahat ettiğinden sürekli etrafa ve insanlara bakmaktadır. Usta ile gözgöze gelir. İri birer zeytin tanesi büyüklüğündeki gözleri önce ürkek bakar, sonra kendisine sevgi ile bakıldığını anlayınca gülümser. Direkt gözleri ile gülümser. Aralarında bir anlaşma var gibi, artık otobüste yalnız değilim der gibi bir bakıştır. Sonra etrafa bakmaya devam eder. Aralarda babasına birşeyler sorar. Bir teyzeye yerini verip ortada ayakta durmaya başlar. Binenlere, inenlere, etraftaki manzaralara bakmakta ve arada arka koltuğa dönüp arkadaşına göz kırpmaktadır. Usta bu bakışları anlatırken "Dünyayı fethetmek için yola çıkmış gözler" diye tanımladı. Bana da çocukluk gözlerimi hatırlattı.

Ankara, yolculuklarımızda önemli bir duraktı. Trenle gelmiş de olsak, otobüsle de ulaşsak memleketimize gidecek araçlar buradan kalkardı. O vakit Ankara deresi üzeri açık olarak akardı. Simsiyah durgunca suyu vardı. Amcamın Etlik'teki evine gitmek için bindiğimiz otobüs de uzunca bir müddet bu derenin yanından giderdi. Bu arada kocaman binalar, bir kömür deposu, yeni açılan asfalt yollar görürdü gözlerim. En çok da babama derenin içine düşenin ne olacağını sormaktan hoşlanırdım. Derin miydi, derin değilse ve adam boğulmadan içinden çıkarsa simsiyah mı olurdu, yüzmek mümkün olur muydu, babam Ankara'da okurken dereye taş atmış mıydı?

Yedi yaşındaydım. 1970 yazıydı. Kardeşim emzikli bebekti. Tek çocuk olma lüksüm toplam 6 yıl 4 ay sürmüştü. O doğduktan sonra dehşet geveze bir çocuk olmuştum. Annem devamlı git başımdan derken babam daha bir sabırlı davranırdı. Ya da Lahavle yi içinden çekerdi. Onda mahfuz. Bu dönemde gözlerimi etrafta gördüğüm herşeyi kaydedecek şekilde açmıştım. Etrafımdaki her cisim ilgimi çeker hemen her davranışı kavramaya çalışırdım. Öğünmek değil durum bildirmektir, erken okuma öğrenmiş, önce Eflatun Cem Güney'in düzenlediği 1001 gece masallarını bitirmiş, arkasından afacan beşler serilerine terfi etmiştim.Bulduğum yazılı her cismi okumaya devam ediyordum. O yaz, amcamlarda iki gün kalmıştık. Ben bu esnada yengemin bitmeyen iltifatları ile şiştikçe şişmiştim. On senelik evliliğine istemesine rağmen çocuksuz devam eden yengem beni kendi çocuğu gibi kabul ederdi. Şahsa özel gözleme yapılmasından tutun da mahallede ikindi gezmelerine çıkıp karışık dondurma yemeye kadar bilumum çocuk şımartma eylemlerini de benim üzerimde denerdi. İlk çocuk, daha doğrusu ilk erkek çocuk egosuna iyi gelirdi. Bitmesin isterdim amcamın evindeki misafirliğimiz.

Öğleye yakın bir vakitti. Etlik garajında bineceğimiz aracı bekliyorduk. Neden yeni garaj da denen diğer tarafa gitmemiştik şimdi hatırlamıyorum. Sanırım memlekete gitmeden bir ziyaret daha yapacaktık. Bir tahta bankta oturan annem kimsenin dikkatini çekmeden kardeşimi emziriyordu. Memesine ve kardeşimin yüzüne birlikte bir tülbent örtmüştü. Yanımızda bir kahverengi bir de haki renkli valizimiz vardı. Babam aldığı Sabah gazetesine bakıyordu. Ortalık tozluydu. Yemenilerinin altından çıkan örgülü saçları ve çiçekli uzun etekleri ile köylü kadınlar ve güneşten kapkara olmuş, zayıf adamlar hareket halindeydiler.

Karşıdan gelen otobüs gülen yüzü ve kendine özgü sesi ile bir Magirus'tu. Kırmızıydı. Arka nihayeti üstte yuvarlaktı ve bu kamburmuş hissi veriyordu. Yan camların üzerinde oval güneş camları vardı. Bu camlarda da çizgili perdeler. Az ilerimizde durdu. Garajın demografisine çok uygun insanlar indiler. erkeklerin ellerinde sigaralar ve çuvallarla, kadınların da sepetleri ve çekiştirdikleri çocukları ile resmi geçidini izledim. Erkeklerde kara lastik, kadınlarda renkli lastik ayakkabılar vardı. Yanımızdan geçerken bize doğru bakıyorlardı. Kafasında ponponlu bere olan bir sakallı amca babama yakın geçerken "selamun aleykum" dedi. Babam "Aleykümüsselam hacı ağabey, Boğazlıyan'dan mı geliyon?" diye cevapladı. Adam "he ya, şosa yanıyor yanıyor, iyi sıcak" dedi ve yoluna devam etti. Her zaman düzgün konuşan babamın etraftakiler gibi konuşabilmesini de şaşkınlıkla izliyordum. Daha sonra iki üç adam daha selam verdiler. Birisi yanımızda durup sohbet niyetini belli etti. Babamla sağdan soldan konuşurken bana dikkati çekildi. "ne olacan büyüyünce lan gıvırcık" diye sordu. Soru bildikti ve vazifem susmaktı. Babam muhabbetin oraya kadar olduğunu belirten bir ses tonu ile "kısmet amcası" dedi ve gazetesine döndü. Adam da gitti.

Bir garson elinde askılı tepsi ile geziyordu. Tepside bir düzine kadar ayran şişesi görülüyordu. Plastik kapaklarının devamındaki halka, şişenin boynuna geçmişti. Askıda ayrıca kete ve kaşarlı sandviç de vardı. Kendisinden birşeyler isteyen olursa oraya doğru gidip isteneni veriyor. Ayranı vermeden önce çalkalıyor ve öyle uzatıyordu. Paranın üzerinden yirmibeş kuruşu da ayran şişesini alınca geri vereceğini söylüyordu. Yirmi yaşlarında olmalıydı. Sivri çenesi, zayıf ve yanık tenli bir yüzü, kulaklarını örtecek kadar uzun saçları vardı. Bol paçalı kumaş pantolon üzerine çıkartılmış dar bir gömlek giymişti. Kendinden emin hali vardı ve müşterilerle sen diyerek konuşuyordu. Babamın yanına geldiğinde "abi birşey ister misiniz?" dedi. Babam "sağol canım" derken diğer insanlardan farklı giyinmesinin ona siz diye hitap edilmesine neden olduğunu iyice anladım. Susamıştım. Annemin ayaklarının dibindeki el çantamızdan su şişemizi ve mavi plastik bardağımı aldım. Kendime su koydum. Elimde su bardağımla etrafı seyre devam ettim. Sahi anlatmaya başlamışken; yolculuklarda çantada yolluk ve su şişesi bulundurulan, molalarda su şişesindeki su tazelenen, otobüslerin sık sık teker patlattığı bir dönemde yaşadığımızı da hatırlatmak isterim.

Bu sırada minibüs mü otobüs mu olduğu ayrılamayan bir araç on metre kadar ilerimize gelip durdu. Sarı renkli ve kamyon gibi burunluydu. Üzerinde demirden yapılmış bir bagajı ve arkada yukarısına çıkmaya yarayan merdiveni vardı. Şoför yerindeki kapıdan hafif göbekli elli yaşlarında bir adam indi. Gömleğinin düğmelerini yokladı. Hafif eğilip pantolon paçalarına baktı ve sağ paçasındaki hayali bir tozu silkeler gibi bir hareket yaptı. Yanında beliren yirmi yaşına gelmemiş kara esmer zayıf delikanlıya "yükü bağlayınca beni sesle" dedi. Delikanlı çok saygılı bir sesle "tamam abi" diyerek cevap verdi. Belki bir beş dakika geçmişti ki bu küçük otobüsün etrafında ellerinde denkleri, sepetleri, çuvalları ile bir insan kalabalığı birikti. Muavin olduğu anlaşılan delikanlı arkadaki merdivenden yukarıya tırmandı. İnsanlar sepetlerini ve denklerini ona uzatmaya başladılar. Sıvanmış uzun kollu gömleğinden çıkan güneşten iyice yanmış kolları incecikti. Yine de kocaman sepetleri çuvalları yukarı uzatanların elinden alıyor, tepe bagajına usulüne uygun yerleştiriyordu. Öne üç tane büyük sepet yerleştirdi. Arkalarına iki yatak dengi koydu. Sepetlerin iki yanına da birer çuval.. Arkaya doğru Çuvalları, iki tahta bavulu, bir beyaz torba içerisindeki yorganı, ve yine bir yatak dengini ustaca yerleştirdi. Sonra uzun bir urgan çıkarttı. Tepe bagajının sağ ön köşesine ilmekli bir düğüm atarak bağladı, sonra boşluklarını alarak önce sepetlerinin saplarının altından, sonra denklerin üzerinden geçirdi. Bu iş esnasında her cismin üzerinden geçtikçe bagaj demirinden de geçirerek sağlamlaştırıyordu. Arka tarafa doğru da bir sağdan bir soldan geçirerek çapraz şekilde bağlama yaptı ve yükü sabitledi. Arkaya bağlayıp işi bitirmeden aşağıdakilere "yükü olan versin ağalar" diye seslendi. Ses çıkmadı.

Bu sırada şoför geldi. "Sıkıladın mı?" diye sordu. Delikanlı ciddice "daş gibi" diye cevap verdi. Bu sırada muavinle aynı yaşlarda, askerlik yapmadığı her halinden belli bir genç yanlarında belirdi. Şoförle konuştu. Adam önce "vallaha yerimiz yok" dedi. Sonra yardımcısının gözlerine baktı. Yardımcı "sen bilin ağbi" dedi. Yolcu delikanlı gülümsedi. Muavin otobüsün arka kapısını açtı ve koltukların altındaki boşluktan bir battaniye çıkarttı. Kapıyı kapatıp merdivenden yukarı çıktı ve yükün arkasında kalan küçük boşluğa demirin üzerine battaniyeyi katlanmış hali ile koydu. Yolcu gence işaret etti. Merdivenden çıktığında oturmasını ve bacaklarını demirlerin arasından sokup aşağı sarkıtmasını söyledi. Delikanlı denileni yaptı. Sonra arkasındaki denklere yaslanıp urgana kollarını geçirmesi söylendi. Onu da yaptı. Muavin merdivene gitmeye üşenip arkasını dönerek aşağı atladı. Bu hareketi ile gözüme kahraman gibi gözüktü.

En çok özendiğim kasabasına kadar otobüsün tepesinde gidecek olan delikanlıydı. İçerinin sıcaklığı ve kötü kokusu olmadan, terlemeden, rüzgarla gömleği dalgalanarak ve çevreye tepeden bakarak zevkli bir yolculuk yapacaktı. Göz alabildiğine sararmış buğday tarlaları arasından geçecek, su başlarındaki bir dizi kavak ağacını, pınara doğru sulanmaya giden davarları, aralarda tekleme üzüm bağlarını tepeden görecekti. Yolun kıyısından heybesi otla dolu eşeği ile yürüyen köylülerin selamlarına eliyle cevap verecekti.

Şoför yerine geçti ve arabayı çalıştırdı. Muavin arka lastiklerin önünden takozu aldı.Kapının yanındaki ikili koltuğun altına koydu. Kapıyı bir eliyle tutarak diğer eli ile aynadan bakmakta olan şoföre işaret etti. Hareket ettiler. Arka tekerlerin altından hafif bir toz kalktı. Garaj çıkışına yöneldiler. Benim aklım tepedeki gençte kalmıştı. Babam buna hayatta izin vermezdi. Bu yaşımda dahi o gence özeniyorum. Bir kaç kez kamyonet kasasında yolculuk yapsam da asla o bakış açısını yakalayamadım. Şimdilerde zaman zaman minibüslerin üzerinde demirden bagajlar görsem de buralara oturtulmuş delikanlılar yok. Sepet ve denk de pek görmüyorum. Kocaman sırt ve omuz çantaları var bagajlarda bugünlerde.

Bir bardak daha su içiyorum. Bir otobüs daha boşalıyor. Sıcak artıyor. Babam ayaklanıyor. Arkasından annem ve ben. En uçta duran gri çizgili beyaz bir otobüse doğru yürüyoruz. Bizim kasabamıza yakın bir başka ilçenin otobüsü. Az önce gördüğüm Magirus büyüklüğünde. Biniyoruz. Motoru önde. Aracın içinde şoförün yanında büyük bir tümsek gibi duruyor. Üzerinde bir havlu, bir de yolcu listesi. Yerimizi buluyoruz. Cam kenarına yerleşiyorum. Bana tek başıma bilet almışlar. Nefis. Birazdan araba sarsılarak motor çalışacak. Ankara deresinin yanından gitmeye başlayacağız.

Mesothelioma Asbestos, Mesothelioma Cancer, Malignant Mesothelioma, Mesothelioma Attorney.
Mesothelioma