Saturday, March 24, 2007

Ezel Ve Mustafa

Saçsız doğmuştu. Doğduğunda gözlerinin böyle bir mavi olacağını kimse tahmin edememişti. Saçlarının kumrala bakan sarı ve kirpi gibi dik saçlar olacağını da. İlk senelerinde su gibi yumuşacık olan saçları, okula başladığı senelerde fırça gibi dikilmeye ve tarak kabul etmemeye başlamıştı.

Pomak bir anne babanın oğluydu. Mahallede onlara göçmenler diyorlardı. Babası muhacirin Mustafa'nın oğlu İsmail, kocaman elli ve kocaman ayaklı yumuşak bakışlı bir fabrika işçisiydi. İlk çocuğuna, babası da mutlansın diye Mustafa ismini takmıştı. Dede tazecik torunun kulağına Ezan-ı Muhammedi'yi okumuş, lohusa yatağındaki gelinine ikili burma bilezik takmıştı. Mübadelede gelmişlerdi bu ülkeye ve çok çalışmışlar, evlerini yurtlarını almışlar, kenara epey de para atmışlardı. Dede işçi emeklisi, cami cemaati, ucundan CHP liydi. 1977 idi. Ecevit gözdeydi.

Açık mavi gözlü, pembeye bakan bronz tenli bu çocuğun hayatında sadece top oynamak ve evin dışında bulunmak önemliydi. Babası çalıştığı fabrikaya erken gittiği vardiyalarda, annesi kocasını yollar yollamaz dışarı fırlardı. Onun için evin içi dünyanın en sıkıcı yeriydi. Balkonda duran topların havalarını kontrol eder, o gün kimlerle oynayacağını düşünerek birisini seçerdi. O senelerde kimsenin balkonunda böyle bir hazine olamazdı. Bu bolluğun sebebi mahallede oğlunun top oynamasına kızmayan tek babaya sahip olmasıydı. Aralarında para toplayarak ortaklaşa aldıkları toplar onun balkonunda korunurdu. Bu hizmetinin karşılığında ondan daha az para alırlar, hatta hiç almazlar, topları bir daha vermeyeceği tehditlerini önemserlerdi. Her zaman takımlardan birinde mutlaka yeri hazır olurdu. O yaz 10 yaşını doldurmuş 11 yaşına girmişti. Halen arada bir kısa pantolon giyiyor, her zaman iki dizinden birisinde kabuklanmış bir yara oluyordu.

İzmit'in dış mahallelerinden birisinde oturuyorlar, baba çalıştığı lastik fabrikasına kimi zaman beyaz yanaklı, balon tekerli Bisan bisikleti ile, kimi zaman da yürüyerek gidiyor, Mustafa babasının çamurlu ayakkabılarını temizleyip cilalayarak kapıya koydugunda acımadan bir tekliği bastırıyordu. Sana yağı bulamama dışında maddi sıkıntıları da yoktu. Becerikli bir adam olan dede ve muhterem dizleri artrozlu eşi ile iki katlı bir bahçeli evi paylaşıyorlardı. Dede yani Mustafa bey ile karısı alt katta oturuyorlardı. Arka bahçenin ekilip biçilmesi Mustafa Amca'nın işiydi. Yaz boyunca evlerinde biber, domates ve fasulye bol oluyordu.

Yaradılıştan sessiz bir kadın olan anne Mustafa nın üzerine iki tane sarı saçlı, dünya güzeli kız doğurmuştu. Bütün muhacirlerde ortak olarak görülen özellik , seslerini fazla çıkartmadan biteviye çalışmaları ve tasarruf etmeleriydi. Bu ev tüm ailece çalışıp, didinip, az yemenin eseriydi.

Okula bayılmayan Mustafa, çalışkan denemese de vaziyeti idare edenler arasına sokulacak biriydi. Her teneffüste mutlaka terleyecek kadar koşturur, uzun teneffüste ise mutlaka takımını kurup maç yapardı. Okul sonrası da takımları hazır olur, çantanın kapıdan fırlatılması ile kale taşlarının arasının adımlanmaya başlanması arasında sadece bir dakika kadar vakit olurdu. Arsa evin hemen yanındaydı. Ah bir de yağmur yağıp sık sık asfaltta oynamaya ve arabalar geldikçe kenara çekilmeye muhtaç olmasalar ne iyi olurdu.

Arsanın diğer yanındaki ev ise bütün mahalle ile beraber top oynayan çocukların tümünün merakını çeken bir yerdi. Tek katlıydı. Duvarları koyu yeşile boyalıydı. Diğer evler gibi büyükçe bir bahçesi, bir metreyi biraz geçen bahçe duvarı, sokak girişinde duvar boyundan oldukça yüksek ve üzerinde beyaz güllerin sarıldığı bir tak olan demir kapısı vardı. Diğer evlerin aksine bahçede sebze ekili değildi. Tamama yakını çim kaplıydı ve aralarında seyrekçe dikili gül ağaçları vardı. Evin girişi 3-4 basamaklı olup önünü tamamen kaplayan balkondandı. Balkonun önündeki topraktan çıkan bir asma dalı , kollara ayrılarak balkonun önünü kaplayıp doğal bir perde görevi yapıyor, mevsimi geldiğinde olgunlaşmış siyah üzümler iç gıcıklayan bir koku yayıyordu.

Gölgelik balkondaki uzunca pencerenin önünde bir divan ve onun önünde de eski bir tahta sehpa vardı. Tabloyu iki tahta sandalye ve onların basmadan dikilip, pamuk doldurularak düğme basılmış minderleri tamamlıyordu. Evin dört tarafını oluşturan koyu yeşil duvarların her birinde çok geniş olmayan, şekilleri kareye yakın ikişer pencere vardı. Bunların dış kısımlarındaki 10 santimlik kısım beyaz boya ile çevrelenmiş ve tamamı güzel ferforje parmaklıklarla korumaya alınmıştı. Pencerelerde etekleri beyaz dantel işli tül perdeler vardı.

Şanslı gününüzde iseniz, hava da güzel ise balkondaki divana yüzüstü uzanarak kitap okuyan Ezel'i görürdünüz. Koyu renk kot pantolonu ve vücudunu saran yeşil, mor, pembe,sari bluzlarından birisi ile. 1976-1977 senelerinde kızlardan kot pantolon giyebilen çok azdı. Hele de Wrangler marka kot ender-i nadirattan idi.. O dönemin kızları lasteks denilen senetik kumaştan pantolonlar giyerler ve bu pantolonların bir kısmının ayak tabanlarından geçen bantları olurdu. Tavşan kulağından daha uzun yakalı gömlekler ve otuzaltı paça ispanyol pantolonlar giyen erkeklerin estetik zavallılığının yanında bu durum göze batmazdı. Ezel her daim rengi değişen saç bantları takardı. Kıvırcığa yakın dalgalı kısa saçlarını böylece ensesinde toplar ve yüzünü tamamen açardı. O bir esmer güzeliydi. Doğuştan kuzguni siyah saçlara sahip olmuştu. Kalın ve simsiyah kaşları, yine simsiyah gözleri ve kirpikleri, iri sayılabilecek bir burnu, oldukça kalın dudakları vardı. Yapılıydı. İrice memeleri, bir kadın için büyük sayılabilecek elleri, düz bir karnı, özellikle kot pantolonda iken dikkat çeken iri kalçaları tablonun bileşenleriydi. Kıyafeti tamamlayan hemen her zaman giydiği beyaz Adidas spor ayakabılardı. Kış aylarında üzerine bir mont geçirir, ellerini cebine sokarak yürürdü. Hayvansı çekiciliğinin farkındaydı ve insanların yüzlerine doğrudan bakmaz, ilerideki bir noktaya bakarak yürürdü. Mahallenin oniki yaşını doldurup, yorgan altına erken girmekten hoşlanmaya başlamış ergenlerinden tutun da karısı ile çekişmekten başka erkeklik eseri kalmamış ihtiyarlarına kadar her erkeğin aklındaydı. 25 yaşlarındaydı..Mustafa genç kız geçerken solukların tutulmasına şaşırıyordu. Şimdilik.

Ezel o evde teyzesi ile kalıyordu. Daha doğrusu teyze dediği o yaşlı kadınla. Nahide hanım altmış yaşını geçeli epey zaman olmuş, yüzü kırış kırış, açık mavi gözleri olan çilli bir kadındı. Bahçesi ile uğraşırken bile ağzının kenarından külü uzamış sigarası eksik olmazdı. Yarım başörtüsünün önünden sarıya boyalı saçları çıkardı. Tek parça elbiseler ve havanın durumuna göre üzerine yelek ya da hırka giyerdi. Düz terlikleri, kısa konçlu çorapları tabloyu tamamlardı. Ortadan kısa boylu ve şişmancaydı. Sesi bir erkeğin sesi gibi kalın çıkar, komşularıyla bahçe duvarı üzerinden konuştuğunda kazaen gülse öksürüklere boğulurdu. Çok girişken değildi. Kimsenin evine gitmişliği yoktu. En büyük eğlencesi koltugunun altına aldığı tavlayı balkondaki divanın üzerine getirip Ezel ile oynamaktı. Oynarken kapı aldıkça kahkahalar atar, Ezel'i kızdırır ve bu esnada balgamlı öksürük krizlerine tutulurdu.

Bu, nazik ama kimse ile yakın ilişkiye girmeyen iki kadının gizi komşuların merakını celbediyordu. Evleri neden bu kadar bakımlıydı? Nereden para geliyordu? Neden domates ekmiyorlardı? O kadar kitap olur muydu?.

Kendinden büyüklerin Ezel'e aşkını ucundan da olsa anlayan Mustafa bu evin bahçesine top kaçtığında almakla görevliydi. Nahide hanım ona kızmaz, diğer çocuklara tehditler savururdu. Gül dallarının kırılacağından ve çimenlerin bozulacağından korkardı. Top bahçeye kaçtığında diğer çocuklar duvardan atlayarak görülmeden almaya çalışırlar, Mustafa ise demir bahçe kapısının iç mandalını elini aradan sokarak açar, sakince girip duvarın kenarındaki beton banttan yürüyüp mümkün olan en az çimeni çiğneyerek alırdı. Birkaç kez balkondana ya da camdan ona bakan Nahide hanımla göz göze gelmiş, yaşlı kadın o gıcırtılı sesiyle "aferin sarı oğluma" demişti. Yine de bütün yaşıtları gibi sarı oğlan da biraz korkuyordu Nahide Hanım'dan.

Akşamın indiği ve sokak lambalarının ışıklarının iyice belirgin hale geldiği saatlerde mahallenin erkek cocukları sokak köşelerinde toplanır ve sohbet ederlerdi. Zaman zaman kavga ile bitse de bu sohbetler vazgeçilmezdi. Yaşları sekiz ile onaltı arasında değişen çocuklar bu konuşmalar esnasında ilk cinsel bilgilerini de alırlardı. Maç bitiilip, cami musluklarından kana kana su içilip baba yolu beklenen akşamüzerlerinden birinde Mustafa'nın kulağına "Ezel'i Atalay yiyormuş" cümlesi çalındı. İçinin cız etmesine anlam veremedi. Dikkat kesilip dinlemeye devam etti. Konunun sahibi onbeş yaşlarındaki mahalledaş delikanlı anlattıkça anlatıyordu: Fırının sokağında karanlık bir köşede Atalay ve Ezel öpüşürken görmüş de korkmuş kaçmış, tam bakamamıştı. Sonra bir kere de Ezel'i yanlız başına çarşıda hat boyunda görmüş, tesadüfe bak ki bir dakika geçmeden Atalay'a rastlamış. Kesin otele iş bitirmeye gidiyorlarmış.

Mustafa hüzünle doldu. Balkonda uzanıp kitap okuyan, evin içinden gelen pikap sesi ile uzaklara dalan, nadirattan da olsa çalan şarkıya kısık sesle eşlik eden, mahallede yürürken herkesin hayranlıkla seyrettiği dünyalar güzeli Ezel ablası için neler diyorlardı. Sonra sesler karıştı. Nahide hanımın da eski orospulardan olduğunu duymuştu birisi. "Oğlum namlıymış kadın bu evi almadan önce kaç kişiyle dost hayatı yaşamış, babamlar konuşurken duydum" diye de anlatıyordu.

Atalay emekli askeri memur Şahin amcanın üç çocuğundan en büyüğüydü. İpsizdi. Yaşı otuza yaklaşmıştı. Liseyi bitirememiş, sağda solda birkaç işe girip çıktıktan sonra mahalle bakkalına yardım edip beleş sigara ve bira karşılığı karı-kız maceralarını anlatma işinde sebat etmişti. Çoğu da palavraydı zaten. Kardeşleri Semiray ve Sümeray okullarını bitirmişler, birisi hemşire, diğeri babası gibi askeriyede memur olmuştu. Kısmet bekliyorlardı. Hilkaten güzel sayılmazlardı ve o zamanın ölçülerine göre dahi şişmandılar. Anneleri Kısmet teyze her fırsatta oğlunun serseri ama nasıl da iyi kalpli olduğundan bahseder, şöyle çekip çevirecek bir aile kızı olsa kuzuya döneceğinden söz ederdi. Kızları ise kuduz köpek gibiydiler. Hem para saklarlar hem de ara vermeksizin analarına çemkirirlerdi. İşin doğrusu ailede herkesin ayrı bir hüznü, ayrı bir açmazı vardı. Ve yine işin doğrusu Atalay Ezel'de şansını denemiş çok sert ve açık kapı bırakmayan bir cevap alınca kuyruğu sıkıştırıp ortamdan tüymüştü. Sonradan sonraya macera gibi anlatmaya başlamış, her on evden ancak birinde televizyon olan o senelerde kulaktan kulağa yayılan dedikodunun aldığı son şekle kendisi de şaşırmıştı. Mahalle ona işi bitirmiş gözü ile bakıyordu ve hayatı kaybetmekle geçmiş bu karayağız adam dedikodu da olsa bir şeyi başarmış olarak görülmekten memnundu. Zaten Ezel orospuydu ve bir eksik bir fazla kişi ile adı çıkmış ne farkederdi.

Mustafa'nın içeri girmek istemediği bir ağustos öğleden sonrasıydı. Sıcağın etkisi ile sokaktaki asfaltın bazı yerleri erimiş, top oynamaya kimse razı olmamış, canlıların hepsi evlerine ya da yuvalarına çekilmişti. Bir müddet kendi evlerinin bahçesindeki kayısı ağacının altında oturdu. Biraz resimli roman karıştırdı. Eve gidip uyuklamayı düşündü. Hemen vazgeçti. Üzerinde birisinin gölgesini hissedip kafasını kaldırdığında kendisine bahçe duvarının üzerinden çapkınca bakan Ezel ablasını gördü. İçi sevinçle doldu. Hemen ayağa kalktı, bütün utangaçlığı ile duvara yaklaştı. Masmavi gözleri ile bakarak "nasılsın?" dedi. Ezel yine işveli bakarak "iyiyim aşkım sen nasılsın?" dedi. Şimdiye kadar aralarında geçmiş en uzun konuşmaydı ve Mustafa'nın kalbi deli gibi atıyordu. "Benimle gelirsen sana buz gibi bir vişne şurubu veririm" diye devam etti. "Peki" derken çocuğun sesi kısık çıktı. Duvarın üzerinden tek hamlede atladı. Ezel kolunu Mustafa'nın omuzuna attı. "Sen de belime sarıl aşkım, böyle yürüyelim" dedi. Genç kadının kot pantolonunun kalın kemerinin üzerine dogru kolunu doladı genç adam ve toplam yirmi metre sürecek olan hayatının en mutlu yürüyüşünü yaptı. Bunu hiç unutmayacaktı. Yıllar sonra bir kıza aşık olduğunda onunla ilk sarmaş dolaş yürüyüşünü yaptığında da Ezel'e sarılmış gibi hissedecekti.

Birlikte içeri girdiler. Tek katlı yeşil evin içi serindi. Kapıdan girerken arkasına basılmış Raf marka spor ayakkabılarını çıkartmış, Ezel'in önüne koyduğu düz terlikleri giymişti. İçeride sukunet ve temizlik havası hakimdi. Kolunu boynuna dolayan genç kadın girişte ayrılmış ve mutfağa geçmişti. Balkondaki gündelik giriş kapısından salona girmişlerdi. Mustafa girdikten sonra bir de arka sokağa açılan ana kapının olduğunu hatırlamıştı. Yerde yanyana serili aynı örneğe sahip iki el dokuması halı vardı. Üzerlerinde açık kahve rengi kılıfları ile bir koltuk takımı, sürgülü camlı bir büfe, büfenin üzerinde de ön kısmında sıra sıra ayar düğmeleri olan bir pikap. Duvarlarda ince bıyıklı bir adamın çerçeveletilmiş resmi, yine çerçeveletilmiş bir dua ve bir de manzara resmi göze çarpıyordu. Balköpüğü rengi badanalı duvarlar da tertemizdi.

Mustafa bir zaman sonra farketti. Bu ev zengin evi gibi kokuyordu. Koltuklardan birine ilişti ve ortadaki sehpanın üzerinde duran sigaralıktaki yarısı içilmiş sigara paketlerine ve kocaman camdan kaidesine yerleştirilmiş Ronson marka çakmağa bakmaya koyuldu. Az sonra topuklu beyaz terliklerinin üzerinde hafif kırıtarak Ezel salona girdi. Elinde bir tepsi, tepside de kıpkırmızı vişne suyu ile dolu kristal geniş ağızlı bardaklar vardı. Üç bardak. Ortalarında da metal bir kovacık göze çarpıyordu. Kovanın kenarında yine parlak metalden bir buz maşası bulunuyordu. Tepsi sehpaya kondu. Ezel küçük misafirinin bardağına bol buz koyarken "annen görmez bizi, kimseye de söylemeyiz" diyerek göz kırptı. Diğer iki bardağa da bolca buz koydu. Bir dakika kadar sonra bardakların etrafı buharla kaplanmıştı. Ezel tam karşısına gelen kısımda sehpanın üzerinde bacak bacak üzerine atarak oturmuştu. Üst ayağındaki beyaz terlik ve kısa konçlu çiçek desenli pembe çorap çok hoş duruyordu.

Bu sırada salonun arka odaya açılan kapısında Nahide hanım göründü. Uzun çiçekli basmadan bir etek ile, başında mermerşahi namaz tülbendi vardı. Genç kadın "teyzecim bitti mi kuran okuman?" dedi. Kadın dudakları kımıldayarak ve kafasını "evet" mahiyetinde salayarak yavaş yavaş yürüdü ve Mustafa'nın yanındaki koltuğa oturdu. "Benim güzel sarı oğlum gelmiş" dedi. Yeğeni tepsideki son bardağı da ona uzattı.

İlk yudumu aldıktan sonra Nahide Hanım konuşmaya başladı. "Mustafacığım, güzel oğlum sen hiç dua ediyor musun?" diyerek lafı açtı. Mustafa'dan ses çıkmayınca "sana güzel bir dua öğreteyim, her dua ettiğinde beni hatırla" diyerek devam etti. Daha sonra kısık ama ahenkli bir sesle okumaya başladı: "rabbinağfirli, velivalideyye, velilmüminine, yevme yekumul hisab/yüce alahım beni, ailemi ve bütün inananları hesap gününde affet". Kağıt kalem istedi. Duayı yazdı. Mustafa'ya verdi. Çocuk son derece okunaklı olan yazıya şaşırdı. Katlayıp pantolon cebine koydu. O aksam ezberleyecekti. Sonra kadın devam etti. "Sarı oğlum, inatçı oğlum, topçu oğlum, sen diğerlerinden başkasın. Çok güzel bakıyorsun, yakışıklısın, çok naziksin ve akıllısın. Bak; biz bu mahalleye taşınalı 4 sene oldu. Herkes hakkımızda dedikodu yapar. Sadece senin o güzel annen bunlara bakmaz. Halimi hatırımı sorar. Baban selamını eksik etmez. Sadece sen bahçemdeki güllerime dikkat edersin. Ben sizleri çok seviyorum ve her namazda size dua ediyorum." Mustafa bir yandan buz gibi meyve suyunu gövdeye indiriyor, bir yandan da büyülenmiş gibi kadının gözlerine bakıyordu. Bu gözlerde korkulacak bir şey olmadığının, biraz hüzün biraz da şefkat olduğunun farkına varmıştı. Bu duygunun adını koymadan.

Nahide Hanım devam etti: "Ezel benim biricik ablamın üç kızından en küçüğüdür ve onun bana ölmeden önce bıraktığı emanetidir. Ablaları evli, bu güzel kızım da uzaktaki sevdiğini bekliyor. Seneye adamı gelip onu alacak. Bakma mahalledeki dedikodulara, hepsi kıskançlıktan, benim kızıma erişemediklerinden. Ezelim kitap okur, hikaye yazar, sevdiğine her hafta bir mektup yollar. Ondan gelen mektupları okur, küçük sandığına kilitler. İlaçlarımı verir, evimi temiz pak tutar. Ben de onu bebek gibi beslerim. Yazması için hatıralarımı anlatırım. Hali vakti çok yerinde bir ailenin hayatta kalan son kişisiyim. Çocuksuzum. Birkaç dükkanım ve birkaç dairem var. Kira getiriyor. Emekli maaşım da var. Bir ömürde bitmeyecek kadar da param. Sen, güzel oğlum bunu kimselere söyleme. Bırak bizi istedikleri gibi düşünsünler. Ben Tanrı yüreklerine iyilik versin diye dua ederim. Ve sarı oğlum, sen bu dediklerimi unutma, her sabah güne duayla başla. Daha az top oyna, daha çok ders çalış ve mühendis ol. Ne zaman istersen evimize gel. Bizimle otur. Konuşalım."

Mustafa soluksuz kadını dinlemişti. Vişne suyu tazelenmiş, ikinci bardağın da sonuna gelmişti. Ne ağustos sıcağı ne de bunaltıcı öğleden sonranın ruh sıkıntısı kalmamıştı. Şimdi sadece koşmak istiyordu. Yerinden kalktı. Ezel yeniden elini onun omuzuna atarak kapıya kadar geçirdi. Eğilip kirpi saçlarından öptü. Derin bir nefes aldı. Uğurladı.

Takip eden günlerde Mustafa'nın futbol isteği iyice azaldı. Günde belki bir kez, o da zorlanarak maça katılıyor, kalan zamanlarda komşu evden aldığı kitapları okuyordu. Dersleri çok daha iyiydi. Sınıfında hem çalışkanlığı hem de uysallığı ile en ön sıralara çıkmıştı. Her gece yatağına yatıp gözlerini tavana diktiğinde Nahide Hanım'dan öğrendiği duayı okuyordu.

İki sene sonra Ezel sessizce gitti. Mustafa'nın bıyıklarının terleyip, boyunun hızla uzadığı dönemlerinde de Ezel sevgisi hiç eksilmedi. Nahide Hanım kızın gidişinin üzerine bir onbeş sene daha yaşadı. Her Allahın günü ziyaretine gelen sarı oğlunun Lise mezuniyetini de, inşaat mühendisi olmasını da, büyük bir işletmede işe girmesini de gördü.

Son senelerinde kendisine baksın diye tuttuğu bakıcı kadın Mustafa'yı fazla sevmese de ekmek parası kaynağı olan yaşlı kadının böyle sevdiği birisine saygısızlık etmedi. Ezel'i ne mahalleli ne de Mustafa bir daha görmedi. Nahide Hanım soanlara: "Aramaz mı benim güzel kızım? Hergün arıyor beni" demeye devam etti. Ötesini kimse bilemedi.

Atalay'ın palavra attığını çevredekiler kısa zamanda öğrendiler. Bakkal müşterilerle dalaşıyor diye nazikçe kovdu. Değişik işleri denemeye devam etti. Kız kardeşlerinden birisi bir astsubayla, diğeri bir öğretmenle hayatlarını birleştirip gürbüz ama biraz geç anlayan ikişer çocuk doğurdular. O ise halen bir sinema kapısında biletleri yırtıp geri veren yaşlı, dişleri dökük adam olarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Hergün 3 tane bira içip, uyarına gelirse de bir cigaralık sarıyor. Gecelerini makinist dairesinin yanındaki küçük odada geçiriyor. Ezel onun unutulmazı olarak hayallerinde yaşamaya devam ediyor.

2 Comments:

Anonymous Anonymous said...

Ekik olmuş güzelim hikaye, yarıda kalmış, okudum, kendimi eksik hissettim. Birşeyler daha olmalı..

2:51 PM  
Anonymous Anonymous said...

Bu hikaye, bu toplumun ortak mazisinden bir estantane gibi. Az gelişmişliğimizden ve ne kadar hızlı değiştiğimizden bir koku. Kendi çocukluk mahallemi hatırlattı bana Liseli Hülya'yı ona tutkun bütün bir mahalleyi ve TTK sinamasının kapısında ki uzun saçlı, sarı dişli 68 liyi.
ttk : zonguldak taşkömürü kurumu

3:38 AM  

Post a Comment

<< Home

Mesothelioma Asbestos, Mesothelioma Cancer, Malignant Mesothelioma, Mesothelioma Attorney.
Mesothelioma