Bir üniversiteli kız hikayesi
Bir bozkır kasabasında doğmuştu. Şişmanca, pembe beyaz, örgülü saçlı, yarım başörtülü bir anne ile kalın bıyıklı, kalın sesli, kocaman elli esnaf bir babanın üçüncü kızıydı. Doğduğunda annesinin hayal kırıklığı büyük olmuş, kırkı çıkmadan bu uslu bebeği sevmişti. Gayretli anne ve babası ondan sonra da çalışmalarına devam edecekler, babanın soyadını devam ettirecek bir erkek evlat için verilen uğraşların sonunda beşinci kız da doğacaktı. Baba, "maşallah, eli ayağı yerinde" deyip ortadan kaybolacak, evin dış kapı merdivenlerinde üstüste sigara içecekti. Lohusalık dönemi biter bitmez bıkkın anne, kadın doktoruna gidip "kordonlarımı bağlayın!" diyecekti. Beş kıza sahip olanın cennetlik olacağını mahallede kim söylemişti? Yoksa bu, sadece söylenti miydi?
Kendisinden iki ve dört yaş büyüğü olan iki abla ve yine iki ve altı yaş küçüğü olan iki kızkardeşe sahip olmak, dünyanın en güzel şeylerinden birisi değildi. Bunu aklının ilk erdiği zamanlarda farketmiş ve hiç unutmamıştı. Hayatıyla ilgili tedbirlerini de hep ortanca kız tavrı ile aldı. İyi de yaptı. Son kardeşi ilkokula başladığı sene geldi evlerine. Sadece ona bağlandı. Onu deliler gibi sevdi. Hatta kendince bir de vazife edindi. Onu herkesten korudu.
Kızların hepsinden farklıydı. Saçlarının rengi daha açıktı. Cildi daha beyazdı. Dİğerleri gibi güneşte kapkara yanamıyor, sadece pembeleşiyor ve canı acıyordu. Gözleri griye çalan maviydi. Ne büyük ne de küçük olan biçimli burnu vardı. Sivri çenesi yüzünün güzel görüntüsünü daha da kibarlaştırıyordu. Kedi yavrularının birinin diğerinden çok farklı olması gibi, o değişik biriydi. Diğerlerinin köylü gürbüzlüğüne karşı Türkan, evet adı buydu, zayıf mı zayıf, ince mi ince bir kızcağızdı. Fidan boylu olmayacağı da bebeklik zamanlarından, ellerinin ve ayaklarının küçüklüğünden, boyunun yaşıtlarından hep aşağıda olmasından belliydi. Sakindi. Söyleneni yapması, yumuşak başlı davranışları ve mahzun bakışları etrafında bir kalkan oluşturmuştu. Evin ilk kızı, ablası, Emine, çokça uğraşmıştı onu ezmek için. Ama Türkan'da farklı bir güç, bir dokunulmazlık vardı. Gülümseyerek bakar, gözlerinin önüne düşmüş olan saçlarına doğru alt dudağını yarım kepçe gibi yaparak üfler, bakışını böyle netleştirirdi. Kimsenin ona kızmasına mahal vermezdi. Sesi de alt perdeden çıkar, çığlık atmaz, nadiren içini çeke çeke hüzün dolu ağlardı. Komşu kadınlardan birisi "tövbe bismillah!" dedikten sonra annesine dönerek "Kız bu Türkan el kadar bebe ama büyük adam gibi ağlıyor" demişti. Annesi çok doğurtulup, çok iş beklenmiş, kendini düşünmeye fırsat bırakılmamış kadınların umursamazlığı üzerinde kahkaha atmış, "ay ne biliyim anam bu pek kibar, bilmeyen de başkasından peydahladım sanır, baksana şuna sanki şehir bebesi" diyerek cıvıldamıştı. O sıralarda beşinci kızını kucağına alalı 6-7 ay kadar olmuştu. Kırkı çıktığı hafta, bir sabah erkenden gittiği doktor tüplerini bağlamış, o günden sonra adamı gece üzerine gelir korkusu yok oluvermişti. Gelsindi. Bir iş daha ekleyemezdi nasıl olsa üzerine. Bir ara ona da söylemeliydi bundan böyle döl tutmayacağını. Ya da tam doğruyu söylemese ne olurdu ki? Az yalan atardı. Doktorun, rahminin çok aşındığını ve artık gebe kalamayacağını söylediğini anlatsa adam inanırdı. Kırka iki kalmıştı. Adamından 10 yaş küçüktü. Kocasıyla yatakta baş başa kaldığı saatleri özlediği de söylenemezdi. Son aylarda erkeği de geri duruyordu. Farketmezdi.
Türkan'ın iki ablası, Emine ve Hatice, iki kız kardeşi Zeynep ve Ezgi birbirlerine çok benziyorlardı. Son kızının adının Ezgi olmasını annesi, Saniye hanım istemişti. Takvim yapraklarını karıştırmış, eve gelen renkli gazetedeki "yavrunuza isim" köşelerini gebeliğin son aylarında kesip ayırmıştı. Evde kimsenin olmadığı, yahut uyuduğu saatlerde kısık sesle çeşitli isimleri çağırarak denemeler yapmış, "eezgii" de karar kılmıştı. Kendince küçük kızına şehirli bir isim koymuştu ya, o da bir yaşına gelmeden kara kaş, kahve saç, pembe yanaklı bir köylü güzeli adayı oluvermişti. O sene büyüğü ilkokulu bitiriyor, Türkan ilkokul bire gidiyordu ve beş kızın nadir bir araya gelme zamanlarında farklı bir görüntüsü olduğu ilk bakışta göze çarpıyordu. Uzlaşmacı, gülümseyen, hatta saydam denebilecek kadar narin bir çocuktu. Öğretmeni olan genç hanım da hayrandı. Babasına, kızı üçüncü sınıfa devam ererken, okula geldiği bir gün: "Arif bey, sizin bu kız farklı, aman ona ön ayak olalım, okutalım" demişti. O sırada sınıfın kapısına çıkan Türkan, kafasını yana eğerek babasına gülümsemiş, tatlı tatlı bakmış ve dudağını o garip şekle sokarak saclarına aşağıdan yukarı üflemişti. Öğretmen hemen patron olduğunu hatırlayıp inceden çığlıklanmış "kızım elinle düzelt saçlarını, üfleyip durma!" demişti. Kim takardı onu da. Türkan, yüzündeki gülümsemeyi az soldurmuş, yavaşça arkasını dönmüş, her zamanki gibi havada yürüyor şeklinde yumuşak adımlar atarak sınıfa dönmüştü.Arkası dönükken saçlarına bir kez daha üflemişti. Güç veriyordu bu. Bu sırada kardeşini, sevgili Ezgi'sini hatırlamış, eve dönüp ona bakmak için içinde bir istek duymuştu. Kardeşinin 3 yaşına adım attığı bu sıralarda hayran hayran onun arkasında gezmesi, onu karşısına oturtarak okuduğu hikayeleri gözlerini açarak dinlemesi, hatta annesinden çok onun sözlerini dinlemesi tarifi zor bir keyif veriyordu. O bir anne ablaydı. Ezgi onundu. Keşke büyüyünce onu da alıp daha küçük bir eve taşınabilselerdi.
Kendi saçları incecik, kumral ve su gibi düzdü. Kolay taranırdı. Acımazdı. Tarakta hiç kalmazdı. Kardeşlerinin dalgalı ve mat kahverengi saçları dolaşır, bir türlü açılmazdı. Anneleri ıslatıp tararken mızırdarlar, çok şikayetlenirlerse anneleri parmağıyla kafalarına vurarak dölek durmalarını söylerdi. Ezgiciğinin saçları da çok dolaşırdı. Ama o yere oturtur, arkasında bağdaş kurar incitmeden, yavaş yavaş tarardı. Bıkmazdı. Annesi tarayacak da, kardeşinin canı acıyacak diye aklı çıkardı.
İki ablasının dersleri kör topal, sınıflarını geçecek kadar iyiydi. Daha etli, daha boyluydular. Türkan dördüncü sınıfa giderken bir gün büyük ablası banyodan çıkıp annesinin yanına gelmiş, "ana ben oldum" demişti. O zaman ablasının memelerinin nasıl irileşmiş olduğunu farketmişti. Ellerini diğerlerine fark ettirmeden kendi memelerine götürmüş sert, yarım ceviz büyüklüğündeki tomurcukları hissetmiş, eliyle hafif baskı yaparak acıyla karışık bir keyf hissetmişti. Annesi "olan" kızını alıp yatak odasına götürmüş. Yarım saat sonra ana-kız gülerek salona dönmüşlerdi. Bu esnada Türkan derse dalmış, ne ablası ne de hafif acıyan memeleri aklında kalmamıştı. Çalışkan ve hanım olmak gayret gerektiriyordu.
Orta okulu bitirdiğinde Zeynep orta ikiye, Ezgi de ilkokul üçe geçmişler, ablalarının ilçedeki en yüksek puanı alarak şehirdeki Anadolu Lisesi'nde okuma hakkkını elde etmiş olmasından gururla bahsetmekteydiler. Türkan bu liseye gitmeyecek, kendi kazasındaki düz lisede okumaya kendi tercihi ile devam edecekti. Babasının hayranlığı her geçen gün artıyordu. Kızını farklı seviyor, ondaki direnci, yumuşaklığının altında yatan başına buyrukluğu ve kararlarını uygulamadaki sebatını seziyor, ürperiyordu. Bu kadar kadının arasında sadece ondan çekiniyor, sivri çenesi kırışacak, yüzünde bulutlar dolaşacak diye aklı çıkıyordu.
Türkan ortaokul ikinci sınıfın sonunda adet gördü. Memeleri birer yarım limon kadar olup o büyüklükte kaldılar. Elleri ince uzunca, hafif kemikli, omuzları sivrice, kalçaları da ufaktı. Öyle de kaldı. Boyu bir altmışı, kilosu 48 i geçemedi. Cazip denebilir miydi? Çok zor. Akıllı uslu denirdi onun için en fazla. Ben onu tanıdığımda da sadece "akıllı bakışlı, iyi bir anne" demiştim. Spor ayakkabıları, bolca kot pantolonu, yakalı denizci tipi bluzu ve saçlarını toplayan kalın pembe saç bantı vardı. Hareketlerinde seksi yahut flörte yönelik hiç bir yan sezilmiyordu.
Liseyi bitirdiği sene İstanbul'daki bir universitenin Fen-Edebiyat bölümünü kazanmıştı. İlçelerindeki en yüksek puanı o almıştı. Üstelik sadece bir üniversite giriş sınavı dergisine abone olmak dışında fazla bir gayret de göstermemişti.. Öğretmenlik yapmak istiyordu. Nerede olduğu önemli değildi. Mümkün olursa da Ezgi onun yanında kalmalıydı. Tahsil hayatının onun yanında ve rahat olarak tamamlamalıydı. Gözdesi, tombulu, pasaklısı.
Kayıt zamanı babası kendisi ile beraber gelmiş, yurda yerleştirmişti. Harçlığı yeterli, kaldığı özel yurt düzenliydi. Derslerine vaktinde giriyor, notlar tutuyor, bütünlemeye kalmadan geçme planları yapıyordu. Yurttaki kızlarla arası iyiydi. Oda arkadaşını da hem idare ediyor hem de farkettirmeden koruyordu. Parasının diğerlerinden daha fazla olduğunu farkettirmiyor, tasarruf ediyordu. Süslenmesi ayarındaydı. Soluk pembe ruj ve boynunda derili bir aksesuarın ötesine geçmiyordu. Erkek arkadaş edinmek gündeminde değildi. Okuldaki erkek çocukların hemen hepsini çok seviyordu. Şirin, seslerini kalınlaştırmaya çalışan, telaşlı, saçlarıyla ve ciltleriyle oynamayı seven, avuçları terleyen bebekçiklerdi. Bazılarını önüne oturtup saçlarını taramak, kulaklarına yakışacak gümüş küpeler secmek, giydikleri sarsak kazakları değiştirmelerini söylemek isterdi. Bazılarını uzun zaman görmese sevgiyle sarılabilirdi de. Ancak, hiç biri ile kendini dudak dudağa hayal edemiyordu. Kendisini hep anneleri kıvamında görüyordu. Okulunu da çok önemsiyordu. İlk senenin sonlarında hayatının tümden değişeceğini bilemezdi. Kader ipucu vermiyordu ki.
Gittiği okuldan, kaldığı yurda mesafesi fazla değildi. Caddeye kadar yürü, minibüse bin, yurdun sokağının başında in, yol boyu yürü. Hepsi bu. Kimi gün tamamını yürüdüğü de oluyordu. Cadde, Millet Caddesi ismindeydi ve en çok da araba galerileri vardı. Karayağız delikanlıların sabah erkenden arabaları yıkayıp parlatmaları, kaput üzerine oturup tabağı kenara bırakılmış ince belli bardaklarla çay içip sigara tüttürmeleri ve kalın sesleriyle birbirlerine seslenmeleri bu yolun ana manzarasıydı. Akşama doğru oteline doğru yürüyen Rus güzellerini birbirlerine işaret ederler, nefis manasına gelen el hareketleri ile tariflerlerdi. Allahtan asılan başbakan kaldırımları geniş yaptırmıştı da yürüyecek yer halen çok boldu.
Bol keten etek üzerine soluk renkli bir bluz ve onun da üzerine kot mont giydiği bir gün. Ayaklarında spor ayakkabılar ve konçları geriye katlanmış çorapları ile, büyücek sırt çantası ile tam üniversiteli kız görüntüsünde olduğu bir gün. Mayıs başı, yağmursuz ama serince bir gün. Gökyüzünün beyaz bulutlarla kesintilere uğrayan bir mavilikte olduğu güzel bir gün. Babasını ve Ezgi'ciğini çok özlediği bir gün. Annesini ve diğer kız kardeşlerini de aklından şöyle bir geçirip sadece karnının acıktığını hissettigi bir gün. İkindi üzeri, yurda yürüyerek dönmeye karar verdiği bir gün. Caddeye çıkmış ve yüzünü Fındıkzade yönüne çevirmişti. Benzerlerini defalarca yaşadığı, olağan zamanlardan biri. Asla bir fevkaladelik beklenmeyecek bir vakit. Sağdaki araba galerisinde beyaz bir araba üzerine ilişmiş delikanlıyı gördü. Siyaha yakın dalgalı saçlı, kot pantolonlu, açık mavi renk uzun kollu gömlekli, güzel yüzlü, orta boylu bir delikanlı. Saçlarına üfledi ve görüntüsünü netleştirdi. Çocuğun yüzündeki beklediğini görmüş ifadesi beynine çakıldı. Beklentisiz, gülümsemesiz sadece hayranlıkla ve gördüğüne dair memnuniyet çizgileri yüzünde okunur şekilde bakıyordu. Sağ eli kotunun cebinde, sol eli kaput üzerinde. Önünden yavaşça geçti. Hayatında ilk defa böyle bir heyecan yaşıyordu. Gidip tam karşısında durmak, gözlerinin içine bakmak, sonra elini uzatıp elini tutmak ve avucunun içinden öpmek isterdi. Yürüdü. Kafasını çevirip bakmak istiyordu. Dayanması, ve geriye dönüp bakmaması gerekiyordu. Araba galerisinin içinden kalın bir adam sesi "Nihat!" diye ünledi. Delikanlı ne yüksek ne de alçak olmayan tatlı bir sesle "geldim abi" dedi. Geriye dönmesi için sebep kalmamıştı. Rahatladı. İsmi Nihat'tı. Sesi de çok tatlıydı.
Yurda gittiğinde hülyalı halleri vardı. Arkadaşıyla paylaştığı odasına çıktı. Ranzanın alt kısmında yatıyordu. Geçip ayakkabılarını çıkarttı ve yatağa uzandı.Güzel bir çalışma masası, bir kitaplık, iki rahat sandalye, iki tane formika dolap odanın diğer aksesuarlarıydı. Yine de ortada dönecek kadar alan kalıyordu. Duvarlarla ayrılmış, önlerinde kapı yerine çiçekli naylon perdelerin bulunduğu dört duştan oluşan banyo koridorun sonundaydı. Yurt, temiz bir yerdi. Ama ana koridora odanızdan çıktığınızda devamlı silinip yıkanmış, aralarda nemli bırakılmış sentetik halıdan gelen küfümsü koku hafifçe burnunuza gelirdi. Yattığı yerden gözleri ranzanın üst katının tahtalarındaki detaylarda gezinerek Nihat düşündü. Gözlerini kapadı.Hayalinde Nihat'a doğru gitti. Bir masanın kenarına ilişmişti genç adam. Ellerini tuttu. Gömleğinin kol düğmelerini açtı. elini dirsekten aşağı kısımdaki kıvırcık kıllarında gezdirdi. Gömleğin üstten iki düğmesini açtı. Adamın göğüslerini elleriyle okşadı. Kalbi deli gibi atıyordu. Sonra dudaklarından öptü. Bu sırada bacaklarının arasında aynı kalp gibi atan birşey olduğunu hissetti. Zonklama mı nabız atışı mı ayıramadığı farklı bir his. Sırtının yatağa temas edip etmediğini, uykuda ya da uyanık olduğunu bilemeden o adamı öptüğünü düşünerek uçuyormuş ya da bir yerden yuvarlanıyormuş duyumsamalarıyla bir zaman geçirdi. Sonra kalktı. Bütün kasları ağrıyordu. Tuvalete gitmesi gerekiyordu. Klozete oturduğu anda yine aynı zonklamayı hissetti. Ama daha farklıydı ve giderek uzaklaşan bir trenin tıkırtısının azalarak kaybolması gibiydi. Bitti. Ferahlama hissi ile beraber midesinin kazınmasını farketti. Yemek saatine az kalmıştı.
Sonraki günlerde birbirine benzer şekilde geçti. Bir hafta boyunca her gün sabah ve akşam okula yürüdü. Nihat onu ya galerinin kapısında dikilerek ya da bir arabaya dayanmış olarak karşıladı. Ayakkabılarının güzel, gömleklerinin zevkli olduğunu, hep kot pantolon giydiğini ve boynunun çene altına yakın kısmında bir yara izi olduğunu farketti bu bir hafta boyunca. Ve tabii erken gidip yatak üzerinde Nihat'ı öptüğünü hayal etmeyi asla ihmal etmedi. Hafta sonuna doğru oda arkadaşı, adı kısmet bu ya Nihal'di, "kızım sen hasta mısın, aşık mısın?" diye sorduğunda "yoo" dedi.
Bir sabah, geç kalkıp ilk iki dersi ektiği bir sabah, tembelce okuluna doğru, aslında Nihata doğru yürürken "araba fiyatı sormanın ne sakıncası olabilir ki?" diye sordu kendine. Öyle ya kimin cebinde ne para olduğunu kimse bilemezdi. Bunu düşündükten sonra adımları hızlandı, nefesi sıklaştı, yüksek bir kaldırımdan inerken ayağı tökezledi. Galeriye yaklaştığında saclarını geriye doğru attı, "inşallah konuşurken üfleyip de komik olmam" diye düşündü. Araba bir peugeot 205 idi. Kırmızı. İki kapılı. Nihat sağ ön koltuğa, kapısı açık bırakılmış şekilde oturmuş torpido gözünün üzerini siliyordu. Kapıya yaklaştı. Oturduğu yerden gözlerini kaldırdı delikanlı ve Türkan bir insanın yüzünde görebileceği en güzel aydınlığı gördü. "Fiyatı ne kadar bunun?" diye lafa başladı. Nihat, "Beni farketmen için altı ay geçmesi gerekti" dedi. Türkan başını hafif yana eğdi, gülümsedi. Bütün vücudundan ürperme benzeri ama tatlı bir his gelip geçti. Gözlerini bir saniyeden biraz fazla süre ile kapadı ve derin bir nefes aldı. Delikanlı kapıya tutunarak arabadan indi ve kolları ile açık kapının üzerine dayanarak kıza doğru hafifçe eğildi. "Senin hiç sevgilin olmamış " dedi. Türkan gözleri arabanın ön lastiğinde, cant ve çamurlukta gezinirken, kalbi her geçen dakika daha hızlı atarken ve sırtının ortasından aşağı doğru ter damlalarının aktığını hissederken duyulur duyulmaz bir sesle "hıhı" dedi. Nihat devam etti "bir erkeğin sana baktığını hissetmeyecek kadar bebeksin". Delikanlıya doğru döndü ve kapıya az yaklaştı. Kapı koluyla oynadı biraz, parmak uçlarını camla kapı metalinin arasındaki fitilde gezdirdi. Yan aynayı okşar gibi yaptı. Canı onu öpmek ve sarılmak istiyordu ve galiba bu belli oluyordu. Nihat onu içeri davet etti. Yıkanıp kurulanmış parlak parke taşlı bir galeriydi. İçeride de beyaz bir Honda duruyordu. Önde Nihat, arkada Türkan birerli kol düzeninde arabanın yanından yürüyüp geçtiler.Girişin karşısına düşern duvara yakın kısımda bir masa, onun önünde siyah deriden iki koltuk, ortalarında bir cam sehpa. Masanın arkasındaki duvarda büyük ama basit bir manzara resmi. Genç adam masaya geçti, kız da koltuklardan birisine yığılır gibi oturdu. Ter sırtını kaşındırmıştı. Folluklandı. Başını kaldırıp baktı. Nihat dirseklerini masadaki sümene dayamış, elleri çenesinde onu seyrediyordu.Türkan bu defa gözlerini kaçırmadan baktı. Sağ omuzu masaya dayalıydı. Elini masanın üzerine doğru uzatıp, oradaki ufak not kağıtları ile oynamaya başladı. Delikanlı, elini uzattı ve kızın beyaz, ince kemikli, serin elini avuçladı. İyi ki akşam tırnaklarını törpülemiş parlatmıştı. "Dayı oğlumla ortak çalışıyoruz, çorbamız kaynıyor. Onun hissesi daha büyük ama bana da bir şeyler düşüyor. Yirmibeş yaşındayım. Kız arkadaşım yok. Senden başka beğendiğim kimse de yok" diye sakince anlatmaya başladı. Kızın elini öyle ayarlı tutmuştu ki, istese rahatlıkla çekebilirdi. Kız da bunu farkediyor ve ille daha da sıkı tutup bırakmamasını diliyordu. Derken sohbet koyulaştı; delikanlı hazır olan çaydan birer bardak koydu. Türkan da çayını yudumlarken kasabalarının ismini, beş kız kardeşin ortancası olduğunu, babasının işini, kasabadaki bostan yaptıkları küçük toprak parçasını ve çokça da Ezgi yi anlattı. Başlarda fısıldar gibi konuşuyordu, sonra coştu, bir ara sesinin şakımasına kendi de şaşırdı. "Bu kadar gür sesli miydim?" diye düşündü.
Sonraki günlerde Türkan ne yaptığını bilemez hallerdeydi. Adamının yanından ayrılmıyor, derslere az gidiyor, notlarını sağda solda unutup kaybediyordu. Nihat'a gelen telefonlarda cilveli kadın sesi takip ediyor, kendisi yanında yokken birilerine bakarsa diye deli oluyordu. Tanışmalarının ikinci haftasınra öpüşmüşlerdi. Tam beklediği gibi onun nefesini de sevmişti. Babasının içtiği Maltepe sigaralarından sinen kokuya alışıktı.
Ve hiç kimseye haber vermeden tanışmalarının 2. ayında evlendiler. Nihat'ın Kocamustafapaşa'daki evine yerleştiler. Hemen her eşyanın olduğu bir ara sokak apartman dairesiydi. İkiz yatak eksikti. Onu da nikahtan önce aldılar. Bir sürü yaylı yatak ve mobilyanın olduğu büyük dükkanda örnek olarak ortaya konmuş yatağın üzerine oturup zıpladı Türkan. Sonra dükkan sahibine farkettirmeden adamına gülümsedi. Kürek kemikleri üzerinde bir sıcaklık vardı. Yüzyıllardır burada bu anı yaşıyorlar gibi geldi birden. Ve ailesi aklına geldi. Suçluluk hissi oturdu göğsüne. Koluna girip yerinden kaldıran genç adamın verdiği hisle buharlaştı gitti bu his.
Nihat'ın anne babasıyla arasının bozukluğunu ve sadece dayıoğluyla ilişkisinin olduğunu, iki ağabeyi ile de konuşmadıklarını, günde bir paket sigara içtiğini, içki içmediğini, cuma namazlarına dükkanın büyük ortağı olan dayısının oğlu ile dönüşümlü gittiklerini, Fenerbahçeli olduğunu, yufka yürekli ama yerine göre kavga etmeyi bilen birisi olduğunu, iki kez yaralandığını, yaralanma hikayelerini anlatmayı sevmediğini, kullandığı arabalarda her zaman bir bıçak bulundurduğunu, tabanca sevmediğini, birikmiş parasının olmadığını ve fazla yüksek olmayan sesle pop müzik dinlediğini evlenme öncesindeki dört ve evlendikten sonraki bir hafta içinde öğrendi. Kafasına yazdı. İlk geceki sakin ama çok kararlı sevişmeleri ve sabahına uyandığında adamını duşunu almış, beline sarılı havlu ile mutfakta çay koyarken bulması da iyiden iyiye aşık olmasına yetti. İnsanın canı acır demişlerdi ilk sevişmede. Acımamıştı. Sadece karnının kasıklara yakın alt kısmında bir ağırlık hissediyordu. Yatak odasının camı aralıktı ve dışarıdan ilk yaz kokusu ve sesleri geliyordu. Finallere girmeyecekti. Babası tutup okulu arayacak değildi ya.
Ardından okul tatili oldu. Türkan baba evine gitti. İki dersten ikmale kaldığını ve mutlaka İstanbul şartlarında ders çalışması gerektiğini söyledi. En fazla 10 gün kalabilirdi. Kaldığı dersler en önemlileriydi. Acaba babası biraz daha fazla aylık verebilir miydi? Zira yurtta yazları öğün çıkmıyor sadece kahvaltılık oluyordu. Bunu bilerek yapmış, özellikle şüpheye mahal bırakmamıştı. Anne evinde kaldığı süre içinde babasıyla sohbetler etti. Ona okulu anlattı. Zordu üniversite. Sevdalısı Ezgi ile bol bol oynadı, ip atladılar, deli gibi koşturdular, ortaya yaygı sererek yarım kilo ayçekirdeğini yiyip kabuklarından tepe yaptılar, banyodan sonra birbirlerinin saçlarını taradılar. O da bu yaz başı ilk kez hastalanmıştı. Az durulsa da halen çok gürbüz, çok şımarık, çok azgındı. En büyükleri olan ve iki sene önce mahallelerinden bir gençle evlenip kayınvalide yanına taşınan ablasını ziyaret etti. Onda iki gün kaldı. Tabii Ezgi ile aynı yatakta yatmak şartı ile. İki numaraları Hatice daha bir durgundu ama süslenmesi yerindeydi , fazla kiloları atılmıştı. Evlenme sırası ondaydı. Zeynep ise sondan bir önceki sıradaki çocukların bütün özelliklerini taşıyordu. Gerçek bir gamsızdı. Her yönüyle ortalama takılıp gidiyordu. Lise sona geçmiş, daha ötesine gitmeyeceğini aileye beyan etmiş, sehpa üzerinde kendi ördüğü dantellerin durmasından gurur duyar hale gelmişti. Anne, evde kalan üç kızın elinin ev işi tutar olmasından memnun, aralarda kahkahalar atıp duruyordu. Kalçaları daha da büyümüştü galiba. Belki de göz yanılmasıydı. Kim bilir? Baba hafif solgun, yaşlanma izlerini taşır hallerdeydi. Yine de kızlarını çok sever görünümdeydi. Özellikle İstanbul'daki kızının elinin koca evi işinden başka iş tutacağından emin hallerde hasretle kızı hep yanıbaşında otursun istiyordu.
İkinci haftanın sonunda İstanbula geri döndü. Dört gün gecikmişti. Nihat otogarda surat asıklığı ile karşıladı. Yolda sessizdiler. Eve girer girmez gülümseyerek öptü kocasını. Adam sertti. Sonra ona yemek yaptı. Yemek yerken ayağa kalkıp arkasından sarıldı. Sonra boynunu öptü. Önüne çayını getirdi. Yüzü yumuşadıkça, kardeşlerini, kasabayı yolculuğunu, okulu bırakma kararını verdiğini şiir yumuşaklığında anlattı. Nihat da bu arada iki araba satmış, cebi daha bir para görmüş, ona altın lira almıştı. Ama kadın gecikmişti. Kocası buradayken kadın gidip kardeşiyle ip atlamıştı. Bu affedilemezdi. Sesi biraz yüksek olsa da yormayan, incitmeyen bir söylenmeydi. Türkan cezasına razı kocasının kızgınlık sözlerini dinledi. Dinlerken yerdeki halının örneklerine bakıyordu. Kızmıyor, sadece ona sarılmak istiyordu. Bacakarasındaki o his uyanmış zonklama başlamıştı. Sessizlik anında yerinden kalktı banyoya gitti, elinde tuttuğu bir cisimle odaya geri döndü. Elindekini kocasının çayının durduğu sehpanın üzerine koydu. Bir adet iki ağızlı tıraş bıçağıydı. Nihat elini üç günlük sakalında gezdirdi. Muzipçe gülümserken elini gömleğinin yakasından içeri sokup kendi göğüslerini elledi. Türkan karşıdaki koltukta oturmuş ona bakıyordu. "Sen tıraşını ol, enseni de ben alırım" dedi.
Okula devam edip etmeme konusunda kendini yokladı. Çok niyetli değildi. İlk senenin sonunda nasıl böyle isteksizdi anlamakta zorlanıyordu. Babasına da söylemesi mümkün değildi. Ev hayatına devam etti. Bazı akşamlar sahilde gezdiler. Araba satıldıkça dışarıda yemek yediler. Babasının yolladığı paralarla da bilezik altın lira ve kolye aldılar. Niyetleri kardeşler evlendikçe onlara hediye yapmaktı. Türkan o senenin Şubat tatilinde 10 gün süre ile memleketine gitti. Evdeki herkes onu solgun ve zayıflamış buldu. Özellikle annesi kendi veremediği kiloların hıncını çıkartırcasına çığlık çığlığa kızının hortlağa dönmüş olduğunu söyledi. Türkan, Kendisi de son zamanlarda çok keyifli hissetmiyordu. Gidişinin haftasında yere oturmuşlar, Ezgi ye takvim üzerinde adetini işaretlemesini, her ay iki ya da üç gün geri gideceğini bilmesini anlatırken bir yandan kafasını yokluyordu. Evet yeni sene içinde hiç adet görmemişti. Düpedüz gebeydi. Mızrak çuvaldan kafasını göstermişti. Adeti olmadığı halde kısık sesle "hassiktir!" dedi. Sonra elini ağzına götürdü. "Pardon" diyerek etrafa baktı, annesi eşikte iki güzel ve birbirine sevdalı kızına bakıyordu. Çok mu bön bakıyordu annesi? Çok mu yorgundu? Kalçaları da memeleri de daha bir büyümüş müydü?
Bunları bana anlatırken ilk çocuğu Duygu, iki yaşlarında, esmer, boncuk gözlü bir kız olarak kucağındaydı. İkinci çocuğuna altı aylık hamileydi. Babadan daha fazla saklayamamışlar, evlendiklerinin üzerinden bir yıl geçtiği sırada, karnı burnunda iken, O sıralarda satış sırasını bekleyen bir Nissan Primera ile baba evine ziyarete gitmişlerdi. İkindi üzeri arabadan göbeği önde ve eli belinde inen, yüzü şişmiş, ayaklarında rahat terlikler olan kızlarını görünce anne çığlığı basmıştı. kapıda durmuş, biriktirmiş gibi gözyaşlarını dökmeye başlamıştı koca kadın. Nihat hemen harekete geçmişti. Koca dediğin böyle olurdu. Şoför kapısından atlayıp gelmiş, arabanın yanında dikilen karısının elinden tutmuş, biryandan eve doğru yürürken bir yandan da Türkan'ın annesinin gözlerine doğru bakarak "anne, eşim yolda biraz fena oldu hemen bir banyoya alalım, el yüz yıkatalım" demişti. Bu numara ile yollar içeri doğru açılırken, Ezgi babasına telefon etmeye koşmuştu. Sonra banyodan çıkan ablasına sarılmış. Dudakları gülerken gözlerinden yaşlar iplik gibi inerek "Salak şey, ne biçim şişmişsin, kollarım kavuşmuyor" demişti. Evli olan hariç kız kardeşler ve anne hemen salonda toplanmışlar, bir söz etmeye korkarak damadı ve kız kardeşlerini seyretmeye başlamışlardı. Zeynep ise düpedüz gülüyordu. On dakika geçmeden baba soluk soluğa eve gelmiş, kanepede eli kocaman karnının üzerinde, şiş ayaklarını sehpaya uzatmış güzel kızını görünce az uzaklarında sessizce dikilmişti.Neden sonra "selamun aleyküm" demeyi akıl etmiş, "ve aleyküm selam" diyerek ayağa fırlayan damat kayınbabasının elini öpmemiş, sağlamca tokalaşmıştı. Galiba gücünü belli etmek için epeyce sıkmıştı adamağızın elini. Ortalıkta sessizlik bir süre devam etmiş, sonrasında Türkan az gayretle yerinden kalkarak babasının yanına gitmiş, sarılıp ağlamıştı. Çok hüzünlü olmayan, içinde rahatlama hisleri fazlaca olan bir ağlamaydı. Sonra çantasını getirmiş, içinden çıkardığı evlilik cüzdanını açarak karnının üzerinde tutmuş kendi etrafında üçyüzaltmış derece dönerek herkese göstermişti. Gülümsüyordu ve yanaklarındaki gözyaşı izleri parlıyordu. Sonra çantasından bir kutu çıkartmış herkese doğru "bunlar babamın bana yolladığı okul harçlıkları, hepsini altın ve bilezik aldım, kardeşlerim evlenirken takarsınız" diyerek annesine vermişti.
Damadın incelenmesi çabuk bitmiş, baba yolun nasıl geçtiğini sormuş, memleketini ve yaptığı işi öğrendikten sonra sigara tutmuş, o ayağa kalkarak "balkonda içelim baba" diyerek kayınbabasına yol vermiş, onu takip etmişti. Ezgi enişteye çapkınca bakarak, hatta düpedüz "ablamla sevişen köpek sensin ha" bakışları atarak terlik uzatmıştı.
Türkan'a tahsili bırakmaktan tutun da, serseri olma ihtimali akıllı olma ihtimalinin on katı olan bir adamla bir ay içinde evlenmeye cesaret etmeyi aklımın almadığını söylediğimde: "Ahmet abi be, bir insanın koca olacağını ruhunda hissediyorsan onu almalısın" demiş, "ve bir daha böyle bakan adam bulamayacağımdan da korktum açıkçası" diye devam etmişti.
