Tuesday, May 23, 2006

İlk ayrılık

Kulakları duymayan bir kardeşe sahip olmanın, özellikle çocukların acımasız dünyasında çok zor olduğunu söylemeliyim. Benden 10 yaş küçük olan kızkardeşim doğuştan sağırdır. Şimdilerde evli ve kocaman iki çocuğa sahip, akıllı bir hanım olarak hayatını sürdüren kardeşim özel eğitim görmek zorundaydı. Bu sebeple diğer askerlerin gezdiği mahrumiyet yerlerinde gezmedik. Sağırlar okulu olan iller tayin yerlerimizdi. Bu sayededir ki ilkokulun iki sınıfını ve liseyi İstanbul da okudum. Kardeşimin okul çağı öncesindeki zamanları da Adapazarı ve İzmit gibi dünya güzeli iki şehirde geçirmek başka bir güzellikti.

Liseyi bitirdiğim sene babam Erzurum’a tayin oldu. Haziran ayında göçümüzü taşıdık. Burada iki ay kadar kaldıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yerleştirildiğim haberini aldım. Bir yandan sevinç bir yandan da ailemden ilk defa ayrılacağım düşüncesinin burukluğu. Ağustos 1980. Sevinç içinde Erzurum’u turluyorum. Habire İstanbul’daki arkadaşlarımı arayıp kayıt için gerekli evrakı soruyorum. Onsekiz yaşımın tamamlanmasına 4 ay var. Akşamüzerleri Erzurum’da serin bir rüzgar çıkıyor, eve erken dönmeyi telkin ediyor. Yaşamaya alıştığım batı illerinin aksine coğrafyanın bu köşesinde gün erken iniyor. Palandöken dağlarına doğru dalgın bakarken, dağların mor renge büründüğünü görüveriyorsunuz.. Vakit daha öğlen derken ikindi ezanları okunuyor. İnsanlar sert, rüzgarlar sert ve ailemden ayrılacak olmanın düşüncesi içimi eziyor. Aralarda kendimi dolduruşa getirip, 18 yaşındaki insanların aile beslediklerini düşünüyorum ama nafile.

Fakülte kayıt zamanına bir hafta kala Erzurum’dan yola çıktım. Önce Kayseri üzerinden memleketimiz olan Mucur’a geçip, kayıt zamanı geldiğinde de İstanbul’a gideceğim. Bağlarımızda hasat zamanı yaklaşıyor. Dedemin en cevval zamanı. 4 ayrı yerde bağ-bahçe ve bostanımız var. Allah çalışana veriyor. Toprak insanı utandırmıyor. Ben de bu işleri şehir çocuklarının aksine çok seviyorum.

Dadaş Turizm’in mavi beyaz 302 Mercedes otobüsü ile 1980 Eylül ayının ilk günü ikindi vakti Kayseri istikametine doğru hareket ettim. Bagajda bana ait özel eşyalarımla kitaplarımın olduğu kocaman bir koli ve yine düğmeli, haki renkli kılıfı olan bir büyük bavul. Bir nevi asker bavulu... Gece boyunca yol aldım. Şanzıman sesinin müsekkin etkisi ile de çokça uyudum. Sabah serinliğinde Kayseri otobüs terminaline indim. Eski otogar, kötü kokular birbirine karışmış, denklerinin üzerinde uyuyan insanlar, çığırtkanlar. Elimdeki koli ve bavul o kadar ağır ki ancak sürükleyebiliyorum. Tuvalet ihtiyacım had safhada fakat kıymetli eşyalarımı bırakamıyorum. Bacaklarım çapraz, kollarım koparak Sağlam Turizm’in yazıhanesine vardım. Mucur’a biletimi aldım. Muavine eşyalarımı teslim ettikten sonra tuvalete koştum. (Babamın beni bu şekilde zor durumda bırakmasının kasti olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. İnsanların problem çözmesini istiyorsanız zorluklarla karşı karşıya bırakmanız gerekiyordu.) Sonra otobüsün yanına gelip muavinle yarenlik etmeye başladım. Sigaraya yeni yeni alışmaktayım. Cebimden bir Sipahi sigarası çıkartıp üç kibritle yaktım. Kendim olma yollarında emekleme halleri. Baba gölgesi olmadan ilk yanlızlık. Karnımı babaannemin kıymalı, domatesli yumurtası ve sabah kalkıp erkenden kızarttığı patatesler ile doyuracağımı hayallemeye başladım.

Otobüsle bir saati az geçen bir zaman sonrasında Mucur’a geldim. Kısa yolda defalarca durup dinlenerek eve vardım. Tanıdıklık hissi insanı sarıp sarmalayıveriyor. Kapıdan giriş, kümesten gelen tavukların sesleri, evin içi ve tam tahmin ettiğim gibi patates kızartması kokusu. Biraz erken yapılmış olsa da bekleyip yumuşamış kızartmaya da bayılırım. Lop yumurta yiyen tek aile ferdi olduğumun hatırlanması da güzeldir. Yaşama zevki verir. Evin giriş merdivenlerinde keyif çayı içerek bağlardaki ürünün durumunu sormak ve uyumaktansa ille de bağları gezmek bünyeye iyi gelir. Geldi de.. Bir hafta gayet yoğun çalıştım. Cevizlerin, armutların tamamını topladım. Erken olan elmaları da.. Hiç işçi tutmaya gerek kalmadan. Üzümlerin ve Amasya elmalarının olmasına üç hafta kadar zaman vardı. Bostandaki hıyar ve domatesleri toplayıp babaannemle turşu da kurduktan sonra İstanbul yolları gözükmeye başladı. Bavulun kapağındaki lastikli göze konmuş kayıt evrakları yoklandı. Mermerler turizm. Yine 302 Mercedes..

İstanbul, Ayhan dayımın evi. İtibar gayet iyi. Yeğen doktor olacak. 10 Eylül günü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne kayıt yaptırdım. Arka sokaktaki bir lokantada pilav üstü döner yeyip üzerine demli çayla beraber sigaramı tüttürdüm. Hayat fena değildi. Gerçi annem ayrılırken ağlamış, anarşik olaylardan dolayı korkusunu ayan beyan belli etmişti. O gün o saatte İstanbul’un en eski semtlerinden birisi olan Davutpaşa’da durum sakin ve güzeldi. Yahut bana öyle geliyordu. 11 Eylül günü alışverişe çıktım. Şımaracak kadar param vardı. Dedem işçi yevmiyesinden biraz azını, babaannem sattığı sirke paralarından tamama yakınını vermiş. Evinde kaldığım dayım da “aferin lan doktor” diyerek cebimi doldurmuştu. Kendime kadife pantolon (bunu daha çok komünistler giyerdi ama olsun), süet ayakkabı ve gömlek aldım. Zenginlik var, o gün de kebapçıda ziyafet çektim. Eve geldim, yengem aldıklarımı beğendi. Pantolon paçamı işaretleyip kısaltarak dikti. Mutlandım. Dayımın işten gelmesine bir saat kadar zaman vardı ve mahalleyi turlamaya eski arkadaşlarla köşebaşı sohbeti yapmaya çıktım. Taşınalı iki ay olmuştu ve dayım da bizim eski mahallemizde oturuyordu. Akşam ezanı okunmasına yakın babamın eski mesai arkadaşlarından bir assubay beni gördü. “oğlum dün akşam baban aradı mı?” diye sordu. “yoo” ladım. “Hadi evladım hemen eve git ve bu akşam da hiç dışarı çıkma, yarın erkenden kalkarsın” dedi. Son iki senemizde babam askeri hapisanede idarecilik yapmıştı. Korkak olmak temel işimizdi. Anarşiden bıkkın hallerdeydik. Koşarak eve gittim. Dayım gelmişti. Olanı anlattım ve babamı aramaya niyetlendik. Askeri santralların hiç birisi cevap vermiyordu. Sonra yine asker olan büyük dayıyı aradık fakat ona da ulaşamadık. Yemeklerimizi yedik, haberlerde olağan dışı bir şey olup olmadığına baktık ve çok geç vakte kalmadan yattık. Sabaha karşı dayım beni uyandırdı. “Kalk lan kalk ihtilal oldu” diyen sesini halen çok net hatırlıyorum. O vakitte kalktık, yengem fısıltıyla rabbiyesir* okumaktaydı. Televizyon seyredip gazoz içtik. Sabah sokağa ekmek kamyonu geldi. Terlik giyerek gidip ekmek aldım. Güzel bir Eylül sabahıydı. Babam ve yine onun gibi asker olan büyük dayım aradı. Aileden haber alıp rahatladık. Sonra gazeteci çocuklar geldi. Birbirinin aynı olduğunu bilsek de kucakla gazete alıp okuduk.

Üç günde normale yakın bir hayata döndük. Ben kalacağım bekar evini ayarladım. Bir vakfın gözetimindeki güzel bir teras katıydı. Orada kalanlardan ikisiyle tanışıp bazı özel eşyalarımı oraya taşıdım. 10. günün sonunda Mucur’a geri döndüm. Bağ bozumuna. Bu iş, dünyanın en yorucu, bir o kadar da zevkli işlerinden birisidir. Halen de o günlere dönüp vücudun limitlerini zorlama hayalleri kurar, dayanıklı olma özelliğimi o günlerde kazandığımı düşünürüm.

Onlarca kilo üzüm keserek sandıklamak, kasalarca elma toplayıp kamyonet yüklemek, evde şırahanede üzüm çiğnemek gibi işlerle bir 10 gün de memleketimde geçti. Erken yatılan ve sabah ezanı ile kalkılan günler , tulum peyniri, taze üzüm ve domates ile yapılan kahvaltılar, yufka ekmek içine kavurma dürüm yapılarak yenilen öğle yemekleri. Bildik, basit, sağaltıcı...

Sonrasında yine cebim paralanmış olarak (dedemin yevmiyeleri, babaannemin elinde avucundakini cömertçe bana vermesi sayesinde) İstanbul’a doğru yola çıktım. Kocaman bir koli içerisine yerlestirdigim elma, ayva ve cevizi de yanımda götürüyordum. Yolluk olarak aldığım birisi peynir ve domatesli, diğeri kavurmalı iki yarım ekmek ile eski tip kola şişesine doldurulmuş ayran da otobüste ayaklarımın yanına koyduğum poşetteydi. Ekmeğin birisini Ankara molasında, diğerini de Düzce molasında yedim. Ayranı bitirdim. İki saat kadar uyku sonrasında sabahın ilk ışıkları ile İstanbul göründü. Aracımız Harem Otogarına uğradı. Sonrasında Altunizade yolu ile Boğaziçi köprüsü yönüne döndü. Tek köprülü dönemler.

Köprünün üzerinden Avrupa yakasına doğru geçerken aniden artık çok yanlız olduğumu hissettim. Yeni gelinler neşe içinde düğünden ayrılırlar da koca evinin kapısından girecekleri an geldiğinde ağlamaya başlarlarmış. Ona benzer şekilde ağlamaya başladım. Haykırarak bir ağlama değil; sakince ama gözyaşlarının deli gibi akmasının engellenemediği bir ağlama. Yanaklarımdan süzülen ve çenemin altında gömleğime damlayan ve orada leke yapan gözyaşlarımı ve otobüstekilere çaktırmadan burnumu çekmemi mükemmel hatırlıyorum.

Topkapı otogar hengamesi, cepteki paraya güvenilerek tutulan anadol marka bir taksi ve elimde kocaman koli ile bekar evine sabahın erken vakti inişim. Tezahürat ile karşılandım. Gitmeden önce tanıştığım arkadaşlar bana çok ilgi gösterdiler. Kahvaltı hazırladık. Taze ekmek, peynir ve lop pişmiş yumurta yedik. Elma soyup ekmek tahtası üzerinde çekiçle ceviz kırdık. Keyif çayı ile bunları da gövdeye indirdik. O gün akşama kadar aralıklarla ağlama isteği geldi. Akşamüzeri dışarıda yemek yeyip geldikten sonra iki kanatlı çelik dolabımı yerleştirdim. Yatağa çarşafımı serdim. Yastık kılıfını geçirdim. Terasta bir sigara içtim. Ertesi gün fakülteye adım atacaktım. Yenilikler hüzünleri silerdi.

*Rabbiyesir vela tüassir, rabbi temmim bil hayr.

Tuesday, May 16, 2006

Anadol Tarikatı-2.. Adamlar aşmış abi

Kendimle konuşmayı seviyorum. Bu konuşmalarda ruh halime göre değişen şekillerde hitap ediyorum. Kendime kızdıysam "koçum yine batırdın" gibi bir cümleyi kullanırken, hoşuma giden bir durumda "oğlum iyi becerdin" demeyi, hayret içinde kaldığım vaziyette ise "abi bu nasıl iş yahu?" şeklinde tepki vermeyi tercih ediyorum.

Anadol tarikatı yazısına aldığım tepkilerden ve özellikle de Okan ve Hakan beylerle konuşup yazıştıktan sonra kendime "abi bunlar harbiden de tarikat galiba" demeye başladım. Gülümseyerek. Tarikatın şeyhi de Hakan bey olmalıydı. Acaba ekibi nasıl ikna ederek tarikata katmışlardı? Gizli toplantıların tutanaklarını tutan birileri var mıydı? Beklenmedik arızaları Anadol düşmanlarından gizleyecek ve her daim Anadol'u üstün gösterecek şekilde mi yapılanmışlardı? Tarikatın liderlerinin oluşturduğu çekirdek kadro nasıldı? Şeyhe devamlı ulaşabilen ve sırra vakıf olan kaç kişi vardı?

Her ne kadar Hakan bey bu şeyhlik konusu benim başımı ağrıtacak, demir parmaklıkların arkasına düşeceğim dese de bunları yazmalıydım. Gerçi benim de bu tarikata dahil olmaya gönlüm yok değil ama ille de aklıma gelenleri kelimelere dökmeliydim. Oturup konuşmalıydık, ülkenin her yerinden Anadol hikayeleri olanlar yazmalıydı.. Bunları toplamalıydık. Şeyhin gönüllü yazar elemanı ben olmalıydım.. dım dım dım...

Devamı gelecek.. Çok işimiz var çok..

Mesothelioma Asbestos, Mesothelioma Cancer, Malignant Mesothelioma, Mesothelioma Attorney.
Mesothelioma