E-5
Devlet yollarımızdan en önemlisine ve en işlek olanına yüz numara verilmesi başlı başına bir komedi unsuru. Çocukluğumuzdaki adı E-5 olan D-100 karayolundan bahsediyorum. Çoğumuzun bildiği şekliyle İstanbul’u Ankara’ya bağlayan yoldan.
Aslında 100 numaralı devlet yolu Edirne’yi Doğubeyazıt’a bağlamakta, ülkenin en önemli atardamarı olarak vazife görmektedir. Kimi yerde dağlara tırmanmakta, kimi yerde ovada uzun süre gitmekte, aralarda tünellere girip çıkmakta ve ülkenin güzellikleri hakkında yeterli bilgi vermektedir. Parça parça da olsa bu yolun tamamını çiğnemiş olmaktan çok mutluyum. 4 yaşımı ikmal ettiğim zamandan itibaren bu yolun değişik kısımları ile ilgili hatıralarım var.
Yaşım beş civarları, sıcak bir gün, otobüsümüz Ankara’dan kalkmış. Tahminim: yıl 1967. motor sesi aracın her yerinde. Mazot kokusu hafif. Annem cam kenarında, babam koridor tarafında, ben de minyatür eleman olarak canımın istediği tarafa kucaktan kucağa geçmekteyim. Üst havalandırma kapağı bombeli renkli camdan, Magirus olmalı. Babamın kucağından yukarılara gökyüzüne bakıyorum. Orada gördüğüm güneşin gözlerimi rahatsız etmemesi, sarı bir tabak gibi görünmesi hoşuma gidiyor. Arada beyaz bulutlar geçiyor. Babam koridorun diğer yanındaki koltukta oturan adamla sohbet ediyor. Talat Aydemir’den bahsediyorlar. Bir de sık sık bir şeylere kızıp ağızlarından cık cık cık sesi çıkartıyorlar. Bir yokuşu inmekteyiz. Otobüs yoldaki tümseklerin ve çukurların üzerinde sarsılıyor. Çok zıpladığında camlardan ses geliyor. Birden önlerden bir çığlık geliyor. Bir kadın çığlığı. Annemin tarafına cama bakıyorum. Yanımızdan geri doğru hızla bir kamyon geçiyor. Hayır, bizim aracımız kamyonun yanından hızla geçiyor ve yokuş aşağı artan bir sürat ile iniyoruz. Başka birçok kamyonun yanından geçiyoruz. Sarsıntılar artıyor. Bir amca Allahuekber! Diye bağırıyor. Koridordan muavin koşuyor. El frenine asılıyor. Babam fısıltıyla freni patladı galiba diyor. Dualar ve bağırışlar otobüsün bir virajı kestirmeden ve hafif de uçarak geçmesiyle zirveye çıkıyor. Babamın boynuna sarılmış haldeyim ve bacaklarına basarak etrafa dehşet içinde bakmaktayım. Annem gözlerini kapatmış, dudakları kıpırdıyor. Bir yerde dağın hemen dibinden geçiyoruz. Sonra oh sesleri geliyor..Otobüs halen çok hızlı ama insanlar rahatlamış gibi. Yolun iyice düzleştiği ve genişlediği bir yerde duruyoruz. Herkes otobüsten iniyor. Annem ağlıyor. Kalın bir adam sesi “arkadaş nasıl indik bu yokuşu, helal olsun şoföre” diyor. Geniş bir alan. Yolun yanından bir dere akıyor. İnsanlar kısmetlerine razı şekillerde buldukları taşların üzerlerine oturup bekliyorlar. İhtiyacımı bir çalının dibinde görüyorum. Babam o zamanlardan suya yapmamayı öğretmiş. Yolluk çantasından poğaça veriyorlar. Yiyorum. Şoför ve muavin aracın altında uğraşıyorlar. Neden sonra ince, uzun ve paslı bir boru çıkartıyorlar. Sonra bagajdan başka bir boru çıkartıp arabanın altına yeniden giriyorlar. Uykum var. Babamın kucağına yığılıyorum. Sonra gözlerimi otobüste açıyorum. Yoldayız. İnsanlar halen o yokuşu nasıl indiğimizden bahsediyorlar. İçerisi sigara dumanı ile kaplı. Gün inmek üzere. Nerede olduğumuzu soruyorum. Babam “Kızılcahamam” diyor. Kafama kazınan ilk yer isimlerinden biri. Etraftaki tek tük evlere bakıyorum. İnekler evlerine dönüyor.
Yaşım yedi. Babamın sevdiği bir arkadaşı intihar girişiminde bulunmuş. Bakırköy’de yatıyor dediler. Hemşerimiz de olan bir mühendis amcanın düz camlı yeşil wolksvagen arabasına bindik. Arabanın sahibi, babam ve ben. Londra Asfaltı’na çıktık. Meşhur ismi E-5 olan D.100 karayolunun iki geliş, iki gidişi olan bu kısmına o zamanlar verilen isim buydu. Arka koltuktayım. Dirseklerim ön koltuklara dayalı ve yolu seyrediyorum. Arabamız yüz yapıyor. Uçar gibiyiz. Çabucak yol bitiyor. Üzülüyorum. Londra’ya kadar gitmek isterdim. Hatta daha da ileriye. Hastane bahçesi çok geniş. Soluk renkli, beyaz yüzlü bir adam geliyor yanımıza. Mavi pijamaları var üzerinde. Babamlarla konuşuyorlar. Deli falan değil. Siyasetten, grevlerden, öğrenci olaylarından bahsediyorlar. Dükkanına dönmek istediğini söylüyor. Babam bahçede koşmama izin vermiyor. Halbuki böyle açıklık alanlarda gözünden kaybolmamak kaydıyla yorgunluktan sızana kadar koşmama izin verirdi. Yanımıza bir adam geliyor. Sigara istiyor. Orta yaşlı, çok kocaman kafalı bir adam. O da pijamalı. Babam cebinden Silahlı Kuvvetler paketini çıkartıp tamamını veriyor. Adam kuru bir “sağol” deyip uzaklaşıyor. Babamın her zaman yedek paketi vardır. Yine de yeni açılmış bir paketi adama vermesini anlayamıyorum. Geri dönüşte “sadaka yerine geçer” demiş ve sonraki yıllarda bu hissi kavramıştım. İhtiyaç sahibine ihtiyaç anında yapılan küçük iyiliklerin ne demek olduğunu. İkindi vakti kalkıyoruz. “dua edin” diyor hasta amca. Babam ve arkadaşı ellerini sırayla omzuna koyup bir şeyler söylüyorlar. Arabaya babamın öne eğdiği koltuğun arkasından doğru atlayıp arka koltukta yerleşiyorum. Vites kolu dik duran bir demirin ucundaki bir top şeklinde. Kilometre saatinin ibresi titriyor. Şoförümüz güzel araba kullanıyor. Yine Londra asfaltı. Keşke güneşi arkamıza değil de önümüze alarak uzaklara gideydik.
Çocukluğumdan beri gitmek fikrini sevdim. Varmak çok da cazip değildi. Bu kimseden gitmek manasında değil. Bir yerden bir yere gitmek. Yola çıkılacağının haberinin babadan alınması ya da kararının verilmesi. Sonrasında hazırlanmak. Yola çıkılacak araca binip heyecanla beklemek. Camın önünden neler geçecek düşünceleri. Günün indiği saatlerdeki insan hallerini otobüs camından seyretmenin güzelliği.
Kardeşimin doğumundan sonraki senelerde bana da bilet alınmaya başlandı. Annemle babamın oturdukları ikili koltuğun önünde ve mutlaka da cam kenarına oturmaya başladım. Yanıma oturan kişilerin ısrarlı "ne olacaksın?" soruları haricinde özgürlük hissi veren bir durumdu. 10 yaşındayım. Yaz tatili başı. Memleketimize, Kırşehir'e gidiyoruz. Sabah erkenden binilen 302 Mercedes otobüsteyiz. Harem'den binilmiş, Hereke geçilmiş, İzmit Uzaktan görünüyor. Cızırtılı bir de müzik çalınıyor. 12 numaralı koltuktayım. Kafamı az uzattığımda ön camdan seyretme keyfim de olabiliyor. Yanımda esmer tenli, saçları at kuyruğu bağlı bir kadın oturuyor. Siyah etekli ve griye çalan eflatun triko bluz giymiş. Dizlerinin üzerinde siyah çantası var. Parmakları çok kalın. İşaret parmaklarının yan kısımları çatlaklarla dolu. Ellerinin üzeri de kuru ve çatlak. Yıllar sonra elleri ile ekmeğini kazanan ve özellikle de işlerinde fazlaca deterjan ve çamaşır suyu kullanan insanlarda olduğunu kavradığım çatlaklar. Aksanlı bir konuşması ve kısık bir sesi var. Bana ne olacağımı soruyor. İçimden "yine başladık" diyorum. Bu sırada sollamakta olduğumuz kırmızı renkli kamyonun markası MAN. Bu marka kamyonları zor geçiyoruz. BMC leri sollamak daha kolay. "Karar vermedim ama mühendis olabilirim" diye cevaplıyorum. "Aferin sana" diyor. Sonra memleketimizi, oradaki evimizi soruyor. Kendisinin Kırşehir'in köylüğünden olduğunu anlatıyor. İki tane çocuğu olduğunu söylüyor. Kızı benim kadar varmış, oğlu daha küçükmüş. Onları annesine bırakıp İstanbul'a çalışmaya gelmiş. İzin günlerini köyde geçirecekmiş. Çocukluk aklıyla evli olup olmadığını, kocasının ne iş yaptığını falan sormuyorum. Dikkatlice dinliyorum.. Koltuğa iyice yaslanmışım dinlerken onun ellerine bakıyorum. Çantasından sigara çıkartıyor. Karton kutusu kapak şeklinde açılan bir sigara. Sonraki geri dönüşlerimde, içtiğinin Bahar sigarası olduğuna karar veriyorum . Yenice de olabilir. kim bilir..Basit sorular soruyor. Hemen cevaplıyorum. Karnemden, kardeşimden, o sıralarda iki kardeşiz henüz, abamın işinden, annemin çalışmadığından bahsediyoruz kısık sesle. O da benim ellerimi inceliyor. Köyde insanın ellerinin böyle beyaz olamayacağını anlatıyor.. İzmit'teki en eski otogarın karşısında durup bir yolcu alıyoruz. Hani heykelin hemen arkasına çukura yapılmış olan otogarın. Leş kokulu ve karmakarışık, alt kısmına devam edildiğinde, bir köprünün altından geçip tren istasyonuna ulaştığınız otogarın. O sene Adapazarı'na tayin olmuşuz ve orada geçen iki seneden sonra üç senemizin de İzmit'te geçeceğini bilmemiz imkansız. Babam bizi memlekete bıraktıktan sonra gelip göçü toplayacak ve evi Adapazarı’na taşıyacak..Arka koltuktan bizim konuştuklarımıza kulak kabarttığını biliyorum. İki koltuğun arasından hafifçe omzuma dokunuyor. Yiyecek bir şey isteyip istemediğimi soruyor. Kafamı aşağıdan yukarı sallayıp istemediğimi belli ediyorum. Sapanca gölünü sağımıza alarak epeyce gidiyoruz. Yolun burasını severim. Hele de gölün kıyısına yapılmış, önünde sandal bağlı olan ve hemen yanındaki salkım söğüdün dalları suya değen evi gördüğümde kendimi o evde hayal ederim. Fazla çalışmayı gerektirmeyen bir işim vardır, yüzmeyi ve balık tutmayı çok iyi öğrenmişimdir..söğüdün altında kitap okur, yoruldukça göle girer yüzerek ferahlarım. Ya da ucuna çan takılmış oltalarımı göle sarkıtır balık gelmesini beklerim. Göl biter bitmez Dörtyol kavşağına geliyoruz...Yola çıkalı 2 saatten fazla zaman olmuş. Muavin yine yolcu alıyor. Binmeden önce elindeki çekiçle lastiklere vurarak havalarına bakıyor. Otobüs muavinlerinin çok yiğit adamlar olduğunu düşündüğüm zamanlar. Yanımdaki isimsiz kadınla biraz daha muhabbet ediyoruz. Uykum var. İçerisi sıcak. Yanlardaki küçük camlardan hafif hava giriyor. Tepedeki havalandırma deliklerinden de. Otobüste genel bir sessizlik hali. Uyuklayanlar çoğunlukta. Sigara dumanı biraz azalmış. Uyuyorum. Uyandığımda yol arkadaşımın koluna yaslanmış buluyorum kendimi. Otobüs yavaşlamış, bir dinlenme tesisine yaklaşıyor. Komşum sol elimi de eline almış. O da uyumuş.
İstanbul'u Ankara'ya bağlayan otoyol açıldıktan sonraki senelerde isterseniz kendi aracınızla, isterseniz toplu taşıma araçları ile yapılsın, yolculuk çok tatsızlaştı. Sıradanlaştı. Yol kenarları ile ilgimiz azaldı. Bir an önce işini bitirmeye çalışan insanlar olarak birbirimize Ankara'ya kaç saatte ve ne kadar çabuk vardığımızı anlatarak öğünür olduk. Eski yolun civarlarındaki kasabaları, oturduğumuz dinlenme tesislerini, ekmek aldığımız fırınları, sığır güden yalınayak oğlan çocuklarını hayatımızdan çıkartıverdik.
Bu yazının yazılmasından yaklaşık iki ay önce kendi aracımla Ankara'ya giderken otoyoldan gitmemeye karar verdim. "Ne kadar uzun sürerse sürsün eski yoldaki hatıralarımı tazeleyeceğim" dedim. Çocukluğumun yolu ikisi geliş, ikisi gidiş dört şeritli bir yola dönüşmüştü. Yolu tahminimden fazla insan kullanıyordu. Hız sınırlarını aşmadan 5 saatlik bir yolculukla başkente vardım. Yolda üç ayrı yerde kısa molalar verdim. İki yerde çay içtim. Birinden de meyve aldım. Etraftaki yerleşim yerleri yeniden canlanmıştı. Dinlenme yerleri eski köhne hallerini terk etmiş, elden geçirilmişti. Benzin istasyonları bir yoldaki hayat varlığının göstergesi olarak ışıldamaya başlamışlardı. Çocukluğumdan kalan hafıza fotoğraflarımdan birinin tıpkısını da yakaladım. Çeşme başına çekilmiş bir otomobil, poşet içerisine konmuş meyveleri yıkamış ve poşetin dibine delik delerek içindeki suyu sızdıran bir adam. Bu işi yaparken de ayaklarının dibinde fazla su göllenmesin diye gezelemekte. Bu defaki gidişte Ankara girişi çevre yoluna değil de doğrudan şehrin merkezine doğru olduğundan daha bir güzel geliyor gözüme.
Tavsiyem, E-5 de denilen 100 numaralı devlet yolunun Ankara-İstanbul arasını , yılda bir kez, acele etmeden ve molalar vererek geçmenizdir. Yaşı kırkı bulup da bu yolla ilgili çok hatırası olanlara ise "aceleniz yoksa otoyolda işiniz ne?" diyorum. Benim acelem oluyor genellikle ama size ne oluyor? Yavaş yavaş gidin işte.

4 Comments:
Tatlı dilli doktor seni özledik dön artık...
DİNLEYİCİ MAZHAR
Ah abicim ahh, ben de aynı senin gibi hatırlarım o seyahatleri.
hele birinde yolun kenarında kaza yapan araclar varmış ve ben görmemişim. ben de gorecektim diye başladım aglamaya. yol boyunca beni susturmak için hostes koltugunda oturttular. ( ama hostes yoktu maalesef)
Sadeddin ÇElikkaya
Doktor sizden iyi olmasın ama ben de GaziAntep'i İzmir'e bağlayan yolu bilirim. bu yol bir güzergah değildir, arada Ankara, Konya yoluna saparsın yani; GaziAntep ve İzmir arasında tek bir hat yok. Yol 17-18 saat arasında değişir ama en nefret ettiğim turizm şirketi Hidayet bir seferinde İzmir otogarına 19 saatte getirmişti beni o ayrı. Antep'e gitmek isteyenlere oraya giden bütün turizm şirketlerini denemiş biri olarak çayırağası'ndan şaşmayın derim. Zaten isminde doğulu bir yan var, farkettiniz mi?
Ben yola döneyim: seyehat sırasında hemen bütün turizm şirketleri Pozantı'daki dinlenme tesisinde durur. Ve gidişte de dönüşte de gece 12'den sonraki zamanlara denk gelir bu; poğaçaları çok güzeldir, alın; ama hediyelik eşyalarla dolu cazip vitrinlerden alışveriş yapmak öğrenci bütçesini sarsabilir. Sonra defalarca gitme fırsatı bulduğum Yunus Emre dinlenme tesislerini de çok severim ve 17-18 saat süren yolda hiç uyuyamam sonra bir yerde yoğunlaşan, bir yerde azalan hatta yok olan ışıklar arttıkça anlarım ki geçiyoruz şehirleri, bir bir geride kalıyorlar.
Sabah olunca İzmir'e ulaşır otobüs ve ben 17-18 saat süren yolculuğun sonrasında hafif dengesini yitirmiş, dağılmış saçlar, yeni çıkmış bir kaç sivilceyle tek başıma kalırım İzmir Otogarı'nda. Samimi söylüyorum...
Pardon unutmuşum; yukarıdaki yazının başlığı "CANAN DİYOR Kİ: ÇAYIRAĞASI'NI E-5'TEN GEÇERKEN GÖRMEDİM AMA..." olacaktı bunu alıp öyle okuyun
Post a Comment
<< Home