Radyo
Anneannemin İzmir’deki evi iki odadan ve kocaman bir terastan oluşuyordu. Her iki odada da duvara gömülü birer kocaman dolap evin yayıntısını kaldırma işlevini üstlenmişti. Terasın etrafında boylu boyunca çiçek ekili yağ tenekeleri diziliydi. Ev bir gecekonduydu. Tapu tahsis belgesi geliverse rahatlayacaktık. Terasın yanından merdivenle bahçe hizasındaki alt kata , yani mutfak ve tuvalet ile banyonun bulunduğu kısma iniliyordu. Üst kat sokaktan düz ayak girişli olsa da, ev çok eğimli bir arazide kurulduğundan böyle bir yarım kat ve erik ağacı ile ayva ağacının olduğu mini mini bir bahçeye sahip olunmuştu.
Kıyıya paralel yoldan şehir merkezinden Karşıyaka’ya giderken acımsı ağır bir koku ile genziniz yandığında, Halkapınar deresini geçiyorsunuz demekti. Stadyum yeni yapılıyordu. Derenin üzerindeki köprünün Karşıyaka tarafında dik bir eğim olduğundan, belediye otobüsleri köprüyü hızla geçtiklerinde arka tekerleri hafifçe yerden kesilir ve insanın karnında garip bir his oluşurdu. Tam bu sırada Piyale makarna fabrikasını sağımızda görebilirdik. Fabrikanın yanında daha da ilerilerde geceleri çok iyi aydınlatılan bir alan vardı ki otobüsteki vatandaşlar “Amerikalıların top oynadığı yer” olarak birbirlerine işaret ederlerdi. Makarna fabrikasını geçtikten az sonra da Bayraklı tren istasyonuna gelirdiniz.. İşte çocukluk yazlarımın geçtiği Çiçek mahallesine ve onun komşusu olan Çay mahallesine, tepeye doğru pıtrak gibi dizili gecekondulardan oluşan Alpaslan mahallesine buradan dönülürdü. Tren yolunu geçer geçmez solda karakol, sağlı sollu birkaç dükkan, kıraathaneler , bir döküntü doktor muayenehanesi, bir oto tamircisi , bir pastane ve nalbur önünden geçilir ve yolun sola döndüğü yerde kocaman yazlık sinemamıza varılırdı.. Ve oradan bakıldığında sarı boyalı ilkokulun hemen ilerisindeki yamaçta evimizin çatısı görünürdü. Bu yolun bir yanı kısmen ekilip biçilen kocaman bir alan olarak senelerce boş kaldı. Orası her türlü oyunu oynadığımız tarlamızdı. Ekili alanlara saygımız büyüktü.
Evin girişinde sağda kalan oda misafir ve oturma odası, soldaki oda ise yatak odasıydı. İlkinde iki kocaman divan, bir muşamba kaplı masa, kapıdan girişte solda masanın üzerine denk gelen duvara raptedilmiş iki L demiri üzerine konmuş bir cilalı tahta üzerinde de Körting marka lambalı radyo göze çarpardı. Alt yarısında iki yuvarlak kocaman ayar düğmesi, bunların arasında çeşitli şehir isimlerinin ve frekansların yazılı olduğu kısım, üst yarımda ise ince örülmüş hasırdan sesin geldiği alan vardı. Radyoya yalnızken dokunmamız yasaktı. Bu sebeple olacak her yalnız kaldığımda ; önce masanın yanındaki tahta sandalyeye, sonra da masanın üzerine çıkar, bej etamin üzerine işlenmiş çiçek motifleriyle süslü radyo örtüsünü kaldırıp şehir isimlerini okuyarak hayallere dalardım. Sabah 07.30 ve akşam 19.00 haberleri vazgeçilmezdi. Dedem o saatlerde divan üzerine bağdaş kurar, bana radyoyu açmamı söyler ve etrafta konuşma olursa kızacağını belli eden ciddi bir yüz ifadesi takınırdı.
Radyo açıldığında içinde yeşil bir ışık yanar, ayar düğmesinin yanındaki ışık da giderek daha parlak hale gelirdi. Isınması bir dakikadan fazla sürer, önce hafifçe sesler duyulmaya başlanır, sonra giderek yükselir ve netleşirdi.. Çok cumhuriyet, minimal demokrasi yıllarıydı. 1968 krizi atlatılmış, üzerine boykotlar, işgaller, öğrenci olayları, grevler derken muhtıra günleri gelip çatmıştı. Tercüman gazetesi alıyorduk ve general resimlerine bakmak çok hoşuma gidiyordu 9 yaşımın saflığında. Favori generalim 1. ordu komutanı Faik Türün, en babacan gördüğüm ise Semih Sancar idi.
İzmir Fuarını da rahat gezebilmek için anneannemlere Ağustos ayı ortalarında giderdik. Babam bizi bırakıp görev yerine döner, okullar açılmadan gelip alırdı. Kula Mensucat Fabrikası dönemin en önemli sanayi kuruluşlarındandı. Rahmetli dedem de bu fabrikadan emekliydi. Kırklı yılların sonlarında fabrikanın Kula’dan İzmir’e taşınması ile evini taşımış, oradan da emekli olmuştu. Kısa boylu, kalınca yapılı, ince bıyıklı, saçları önden hafifçe seyrelmiş sakin bir adamdı. Demokrattı. Sekiz yaşımı doldurduğum sene, beni karşısına oturtmuş, 27 Mayıs İhtilalinde, Halk Partili komşularının evin kapısında davul zurna çaldırdıklarını, kendini tutup dışarı çıkmadığını anlatmıştı. Sonra da inat etmiş Demirel’e oy vermişti. Milliyetçi bir yanı da vardı. Kıbrıs Türk vatanıydı. Türk kalmalıydı. Bana mahallece toplanıp “Ya taksim, Ya ölüm!” diye yeri göğü inlettiklerini de anlatmıştı.
Bir ağustos günü , 1972 olmalı, öğle sonunda eve geldim. Kapı açıktı.Yatak odasından anneannemin horlama sesi geliyordu. Annem ve benden yedi yaş küçük olan kardeşim komşuda, dedem de camide olmalıydı. Oturma odasına girip sandalyeyi çektim, masanın üzerine çıktım. Radyonun üzerindeki etamin örtüyü alıp kenara koydum. Fişinden çıkarttıktan sonra kucaklayarak masanın üzerine indirmeye çalıştım. Anteni unutmuştum. Elimi arkasına sokarak anten telini de kurtardım. Anten bildiğimiz kolay bükülebilen demir telden yapılmıştı. Uçurtma çıtası gibi altıgen köşe oluşturacak şekilde ortadan birbirine geçirilmiş çıtaların üzerine sık aralıkla kısa cam çivileri çakılmış, tel bu çivilerin etrafından geçirilerek içiçe altıgenler halinde anten oluşturulmuştu. Daha sonra koca radyoyu masa üzerine koydum. Kendim aşağıya atladım. Aleti yakından incelemeye başladım. Önce üzerinde yazılı şehirleri sanki ezberler gibi defalarca okudum. Atina’dan Kahire’ye, Bükreş’ten Sofya’ya kadar değişik şehirleri hayal etmeye çalıştım. Sonra gövdesini incelemeye başladım. Etrafı ceviz ağacından olmalı cilalı mobilya tarzıydı. Arkasında açık renk kontraplaktan bir kapak vardı. Üzerinde markası olan Körting basılıydı. İthalatçı firmanın adı ve adresi de yazılıydı. Mutfağa gittim. Sivri uçlu bir bıçak bularak odaya döndüm. Koridorda anneannemin uyuduğundan emin olmak için yatak odasına kulak kabarttım. Asayiş tamamdı. Arka kapağını köşelerdeki dört vidayı gevşeterek açtım. Vidaları kaybolmasın diye, pencere önündeki boş kül tablasına koydum.. Radyonun içi hayallerimden çok farklıydı. Lehimli bazı parçalar ve birisi büyük digerleri daha küçük lambalar ve tellerden oluşuyordu. Sıkıcıydı. Sadece dikkatimi çeken ayar düğmesinin arkasındaki makara ve iplik sistemiydi. Elimi yukarıdan doğru uzatıp ayar düğmesiyle oynadım, makara döndü, ayar çubuğu yer değiştirdi. Gülümsedim.
Çok ciddi risk almıştım ve asla yakalanmamam lazımdı. Cami çok uzakta değildi ve dedem kahvede takılmadıysa şimdilerde kapıyı çalardı. Vidaları takarak arka kapağı yerine raptettim..Tekrar masanın üzerine çıkarak radyoyu yerine yerleştirdim. Yine elimi arkasına uzatarak antenin ucunu yerine taktım. Örtüyü örttüm. Masadan divana atlayıp karşıdan baktım. Her zamanki gibiydi. Sonra divana yattığım yerden radyoyu görebilecek pozisyonda uzandım ve elime kitabımı aldım. Milliyet çocuk klasiklerinden mavi ciltli bir kitap. Derken dedem geldi. Kalbim deli gibi çarpsa da sakince karşıladım kendisini. Okuduğum kitabı sordu. İkindi namazına onunla gitsem iyi olacağından bahsetti. Akşama gitmeye söz verdim. Başımı okşadı. Akşam namazına gidersem eve daha geç girmeme izin vereceğini biliyordum.
Kimse o evin en kıymetli aletini indirip açtığımı bilmedi. Yıllar sonra, iş-güç sahibi olup, kendilerine itirafta bulunsam da kimse inanmadı. Hayatımın “mükemmel suç” larından biriydi. Halen cinayet ya da soygun filmlerini seyrederken kendimi polisin degil, katilin ya da soyguncunun yerine koyar, yakalanmaması için neler yapması gerektiğini düşünerek eğlenirim. Ne de olsa benim portföyümde mükemmel bir cürüm var.
Bu sıralarda kendi evimizde transistörlü bir radyo vardı. Sesi lambalı radyo gibi gür olmasa da yeri sabit değildi en azından. Pille çalışıyordu, anten gerektirmiyordu. Sabahtan başlayarak radyo elimde, evin içinde geziyordum. Hemen her programı dinlesem de asıl merakım, aranjman da dediğimiz türkçe pop şarkılarını dinlemek ve devam eden tiyatro eserleri şeklindeki çocuk bahçesi programını takip etmekti. Yine o dönemde, Cumartesi ve Pazar günleri canlı eğlence programları olurdu. Zamanın meşhur sunucuları stüdyoda toplanmış ahalinin önünde TRT türkçesi ile, üniformasını üzerinden çıkaramamış, sıkıcı eğlence programları sunarlardı. TRT orkestrasında ritm sazda Atilla Mayda vardı. Bunu herkes bilirdi.
Babam 1973 senesinde gittiği uzun bir görevden dönüşte bir küçük transistörlü radyo getirmişti. O zaman dünyalar benim olmuştu. Üzerinde yuvarlak iki düğmesi olan , yanında taşıma ipi bulunan şirin mi şirin bir radyoydu. Giriş katında oturduğumuz evin, hiç de küçük olmayan bahçesindeki kayısı ağacının altında serili kilim üzerinde oturur, kulağımda radyo ile uzaklara bakarak dalar giderdim. Akşam haberleri öncesinde fasıl programı olurdu. Evsahibimizin küçük kızı, aşkım, dul ve bir çocuklu Nevin bu saatlerde beni çağırırdı. Radyomu kapar giderdim, kilimin üzerinde oturup beraber fasıl dinlerdik. Bütün şarkıları bilirdi. Kısık sesle eşlik eder, sigara içer, bana büyük adammışım gibi bir şeyler anlatırdı. Bu esnada iki yaşlarındaki kızı da ayaklarımızın dibinde toprakla oynardı. Benden on yaş büyüktü. Nevin’i seviyordum. O ise durmaksızın sevgilimin olup olmadığını sorarak beni utandırıyordu.
Aklım erdiği anlardan beri hep etrafımda radyo oldu. Üniversite imtihanına çalışırken radyomun sesi hiç susmadı. Okulda, ihtisas sınavına hazırlanırken, araç kullanırken, ya da dikkat gerektiren herhangi bir iş yaparken kulağımda hep radyonun sesi olsun istedim. Oldu da. Son dokuz senede mikrofonun diğer tarafındayım. Haftada bir de olsa. Konuşabildiğim sürece de radyo programcılığına devam etmek isteğindeyim. Günün birinde geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısındaki siyasi olaylar ile o anlarda dinlenen müzikleri harmanladığım bir program yapabilirsem radyo dünyamın en üst noktasını yakalamış olacağım. Sanırım.

5 Comments:
E NE DİYELİM...YOLUN AÇIK OLSUN DOKTOR.nilgün
Başka bir radyo (TRT) dinleyicisinden selam. Hoşuma gitti öyküler, elinize sağlık. Belki aynı kuşak olmamızdan.
Ata
İlginize teşekkürler. Evet bizim kuşağın radyo ve sokak oyunları başta olmak üzere ortak bir dili ve hisleri var. Bir de daha detaylı hatırlayabilsem. Sevgiler.
Yazınızı keyifle okudum. Bende hafftada 5 gün 3 saat radyoculuk yapma keyfini tattığımdan ne kadar büyülü bir iş olduğunun bilincindeyim.
Yayıncılığınızın devamı ve hayallerinizin gerçekleşmesi dileklerimle...
Mlle.Brigitte-Şiyma
CANAN DİYOR Kİ: RADYO VE ZEKİ'NİN DONANIMSIZ DİNLEYİCİLERİ
Radyo evinden ayrı bir şehirde üniversite okuyan çoğu öğrencinin hayatında büyük yer kaplar. Ben onun popüleritesini yitirmiş bir iletişim aracı olduğuna inanmıyorum en azından üniversiteli olduğum sürece. Çünkü hemen hemen bütün öğrenciler dinlemekte ve ranzanın üsünde benim yatağımda her zaman bir radyo yedek iki ince pil bir de kulaklık eksik olmaz. Ancak şimdiki radyoların çoğu otomatik scanner'lı ve gündemimde ise frekans kirliliği var; bu sıralar ben de radyoyu İzmir'de dinliyorum doktor ama sorun şu ki tam frekansımı buluyorum ekranda 92.0 yazısı çikıyor, dinliyorum;sonra otomatik scanner 92,3'e ya da daha ileriye fırlıyor ki bu da beni sinir ediyor. Hele de 107.9 dinlerken araya giren 107.6 frekanslı iğrenç radyodan nefret ediyorum ve bu tür durumlarda her zaman kız olduğuma bakmadan araya giren istenmeyen frekansa bildiğim bütün küfürleri sayar sonra mecmuren her şeyi reset'lar tekrar frekansımı bulana kadar da rahatımı bozan radyo istasyonuna yatığım küfürler devam eder. bir de bazı DJ tipleri vardır ki ben bunlardan nefret ederim. Gecenin bir saatinde üşenmemiş oraya çıkmış -ki genelde erkektirler- sonra kendilerini arayan -ki bunlar da genelde evde kalmış kızlar olurlar-kişilere "sevgimizi göstermek için geç kalmayalım" türünden laflar ederler. Muhabbetleri dayanılmaz, sinir bozucudur. Ben de yılışık ve sümüklü duygular uyandırılar.
Hepsinden öte yani doktorum diye söylemiyorum Doktor'u çok seviyorum fazla havalı ve sonra problem yaşıyoruz ama olsun bir de İzmirde tanıdığım Zeki Kayahan Coşkun'a takılırım ara sıra . Sabahlara kadar eğlendirir beni!
Post a Comment
<< Home