Seydi Efendi
Ortadan az kısa boyu vardı. Bembeyaz saçları hiç dökülmemiş, adeta yıllarla daha da sıklaşmış, kirpi gibi havaya dikilmişti. Griye çalan mavi gözleri, güzel ama derin çizgilerle geçmişte yaşanan dertleri gösteren bir yüzü, dudağını örtmeyen ve üzerinden haftada bir makine ile kısaltılan bıyıkları vardı. Dizlerinin hemen üzerinde biten kurşuni bir önlük giyer, kalın tabanlı siyah istihkak ayakkabısının içinde elde örülmüş sarımsı beyaz yün çorapları göze çarpardı. Elli yaşındaydı.
Devletimiz hem doktorunu hem de halkını muhabbet ile bağrına basıyordu. 1986 idi ve iş garantisi ile mecburi hizmete yollandığımızda şükran hisleri ile dolmuştuk. Maaşımız, lojmanımız, sağlık ocağımız, lambrili doktor odamız, ayda bir hafta kadar çalışan willys marka jipimiz, aşı takip formlarımız, doğum kontrolü ile vazifeli ebelerimiz, fırlama bir tıbbi sekreterimiz ve sabah akşam kapıyı tıklatıp, saygı ile içeri girerek “çay dökeyim mi?” diyen Seydi efendimiz vardı.
Vatandaş derdine derman olmasa da doktorunu karşısında görmekten mutlanıyordu. İlacını yazdırıyor, muhabbet ediyor, rapor alıyor, bazen de kayınvalidesinin sırtını dinlettiğini söyleyip çevreye karşı vazifesini yaptığını beyan edebiliyordu. Okey oynamak için vakit çoktu. İyi aile çocuğu doktor ilk oyunlarında taş takibi yapamaz ve çevreden “asker bavulu gibi düştün taşı” yahut “ Çankırı’ yı Çorum’a bağladın hocam” şeklinde alaylara maruz kalırdı. Semtin kahvesinin sahibi “hocamın çayı benden” dediğinde ertesi gün Ativan yazdırmak için ocağa gelecek demekti.
Seydi efendi hayata geç başlamıştı. Yaşıtlarından iki sene sonra başladığı ilkokulu netameli şekilde bitirmiş, ortaokula gitmeyi tövbe düşünmemişti. Zaten yaşı büyük olduğundan bağ bahçe işleri ile, gündelikçilik ile hayata ortasından dalmıştı. Askerlik sonrası da benzeri işlerde vakit geçirmiş, kendi tabiri ile “kimse kızını vermeye yanaşmadığından” kırsal bölge için oldukça geç bir yaşta, otuzunda, evlenmişti.. Sıra ile çocukları doğmuş, onlar da hayata kenarından tutunan, sakin ve hırsı az, eğitimleri müşkül elemanlar olmuşlardı. Ortak özellikleri şükretmeleriydi. Seydi efendi kırk yaşına yakın zamanlarda devlet memuriyetine başvurmuş, ümitleri tükenmeye yakın bir zamanda kurtuluş kapısı olarak gördüğü bu mevkiye gelmişti.
Eskiden hademe denirdi, şimdinin "hizmetli" lerine. Aralarında uyanık olmayan sadece Seydi efendi idi. Sonraki senelerimde gerek sağlık ocaklarında, gerekse devlet hastanelerinde gördüğüm bütün hizmetliler alemin balını emmekle vazifeli kişilerdi. Arabası ile kaçak taksicilik yapandan, serum takıp enjeksiyon yapana, hasta ziyaretçilerinden küçük hizmetler karşılığı nazikçe bahşiş koparana, çorap mendil pazarlayana kadar çok değişik hizmetli tipleri ile karşılaştım. Bir büyük hastanenin efsane hizmetlilerinden birisi ise beş katlı apartmanının kirasını yerken, bir yandan kaçak taksicilik yapmakta, parası biten doktorlara faizsiz borç vermekte ve varoşlardan birinde poliklinik işletmekteydi.
Seydi efendi emekli olabileceğini düşünmüyordu. “doktor beyim ömrümüz yetmez emekli olmaya” diyor, bunu da devlet kapısında vazifeye geç başlamasına bağlıyordu. Yaz kış aynı ceketi ve pantolonu giyiyordu. Soğuk havalarda gömleğin içine boğazlı kazak giyerek poyrazı kesmeye çalışıyordu. Parasını gömlek cebinde taşıyor, ellerini pantolon yan ceplerine sokarak yürüdüğünde ceketinin etekleri yukarı kalkıp, pantolon arka cebindeki beyaz namaz takkesi ile dişleri eksik tarağı görünüyordu.

1 Comments:
dedemi anlatmışsınız bir bakıma.öyle mağrur öyle elleri öpülesiydi.Allah rahmet etsin.onu özledim.
Post a Comment
<< Home