Thursday, August 18, 2005

Çamaşır Leğeni

Bazen, gündelik telaş arasında çocukluk hatıralarının da kafada uçuşup gittiklerini hissederiz. Hasta bakarken, araba kullanırken, tamir işleri yaparken ya da müzik dinlerken ilk gençlik senelerine kadar olan dönemin bir hatırasını yaşadığımı da hissederim. Bir yoldan geçerken aniden Adapazarı’nda sokakta taşlardan kale yapıp, futbol takımı kurduğum aklıma geliverir. “Süreyya bizden olursa kesin yeneriz” diye bir cümle yankılanır zihnimde... “Keşke ağaçların altındaki boş yeri büyükler kapmadan oraya kalelerimiz kursaydık” diye devam ederim. Gündelik işimde bir aksamaya sebep olmayan ilginç hafıza oyunlarıdır bunlar... Eğlencelidir. Kendiliğinden oluverir. Zincirleme olarak başka hâtıraların da uyanmasına sebep olurlar.

Kimi zaman bozkırda buğday tarlasında sapların arasından bakan bir tarla faresi, kimi zaman bisiklette ilk ellerimi bıraktığımda kendimi nasıl hissettiğim, kimi zaman ise ergenlik aşklarımdan birisi ile okul sırasındaki sohbet anı çok net olarak duyumsanır. “Güler şimdilerde 42 yaşında olmalı, muhtemelen iki çocuğu vardır, umarım ailesinde erken menopoz derdi yoktur” diye de uzun atlama yaparım.

Sabah içimi olumlu hislerle dolduran bir telefon konuşması sonrasında hastane bahçesinde yürürken kendimi Fatih’teki evimizin banyosunda leğende çamaşır çiğnerken gördüm. Gerçeğe çok yakın bir histi. 1969 senesi.. Şanzımanlı arçelik dahi olsa, bir çamaşır makinemiz yok. Buzdolabı da girmemiş eve; zengin harcı olduğundan… Üzerinde çamaşır asan kadın resmi olan kutu Tursil deterjanlar bakkal raflarında sıra sıra.. Annenin verdiği eflatun beş liralık bir kutu Tursil almaya yeter, artar. Para üzerini düşürmeden ve avucumuzu açmadan eve kadar koşmamız tembihlenir. Kömürlükte yeterince odun yoksa da sonradan fuel-oil emdirilmiş talaş olduğunu öğrendiğimiz “Alev” marka termosifon yakıtı da alınırdı. Termosifon içindeki su bitmesin ve de delinip lehimci çağırmak zorunda kalınmasın diye alt musluk ateş sönmeden kullanılmazdı. İster çamaşır günü isterse banyo günü olsun alt musluk ellenmezdi.

İşte 25 wattlık bir Edison marka ampul ile aydınlatılan (ki o zamanlar banyoda daha güçlü ışık kullanmak milli servete hakaret sayılmaktaydı) banyonun duvarında metalden kocaman bir çamaşır leğeni asılı olurdu. Sanırım pirinç ya da benzeri bir metalden olan bu leğen kıvrık olan ağız kenarına delinmiş bir delikten kocaman bir beton çivisine takılırdı. Çamaşır günü öncesi oradan indirilir, banyo zeminine konur ve o akşam kirliler az deterjan ve soğuk su ile ıslatılırdı. Sabahında babanın evi terk etmesini takiben (bazı günler sabah ezanı vakti, ben uyanmadan yakılmış olurdu, onu da anlamazdım) termosifon yakılır ve çamaşır hengamesi başlardı. Beyazlar ayrıca bir kazana basılır ve gazocağı üzerinde kaynatılırdı.. Ocağın basıncı azaldıkça pompalamak ve de içinden çamaşırlar sıkılarak alınmış leğendeki kirli suyu, leğeni devirerek banyodaki deliğe doğru akıtmak en sevdiğim işlerdendi. Tabii daha da sevdiğim bir başka iş, çamaşır çiğnemekti. Kardeşimin doğumuna daha bir sene vardı ve tek çocuk olarak annemle ev işlerini birlikte yapıp oyun oynamak çok zevkliydi. Annem leğene sıcak suyu doldurup deterjanla köpürtür, çamaşırları içine attıktan sonra “Ben yemeği ocağa koyana kadar çiğne bunları” derdi. Önce ayaklarım yanar, su ılıklaştıkça rahatlar, tepindikçe tepinirdim. “Aman da güzel oğlum nasıl bana yardım edermiş” diyen annemin sesi duyulunca coşardım.

İki leğen çamaşır çiğnedikten sonra ayaklarım sudan iyice buruşurdu. Annem, “Yeter senin çalıştığın” der ve hazır leğenin içindeyken beni bir güzel yıkar (teşekkürler kendisine ki hiç donumu çıkartarak yıkamadı aklım yettiği andan itibaren), sırtımı lifledikten sonra az da bağırtacak kadar sıcak suyla durular ve kırmızı bornozumu getirip giydirirdi. Ayaklarımı banyo takunyasına bastırıp üzerinden su döker ve sonra kucaklayıp divan üzerine oturtur, kurumamı beklerdi.

Ve bu senelerde çamaşır leğenleri ve kaynatma kazanları sıkça delinir, ilk delikler her gün mutlaka sokaktan geçen lehimci marifeti ile halledilir, tamir kabul etmez hale gelenler de eskiciye satılırdı. Karşılığı mandal ya da birkaç çikolatalı gofrete anca yetecek kadar para olurdu.. Yeni kazan ya da leğen ancak aybaşında ve baba homurdanarak alınabileceğinden, kadınlar aradaki zamanı birbirlerinden bu eşyaları ödünç alarak geçirirlerdi. Bir pişirimlik kahvenin ferahça komşudan istenebildiği, buzdolabı alabilmiş ailelere yemekten artan kıymanın bir çukur tasta yollanıp ertesi güne kadar muhafazasının istendiği senelerdi. Radyoda Zeki Müren konserleri, Amerikan malı damalı dolmuşlar, şemsiyelerini baston gibi kullanan aile reisleri o yılların alameti farikası idi. Fatihin yolları parke taş döşeliydi.

Friday, August 12, 2005

Otobüslerim

Öğrenim hayatıma İstanbul’un Fatih semtindeki Yavuz Selim İlkokulu’nda başladım. Çevredeki ilkokullardan daha büyük, kalabalık sınıfları, devasa koridorları olan bir binaydı. Yarı bodrum kat da dahil olmak üzere beş katlıydı ve sınıfınız büyüdükçe üst katlara terfi ederdiniz. Müdür ve öğretmenler odası bu tertibe uymazdı ve giriş katındaydı. Dışarıdaki Atatürk heykelinden başka giriş katındaki salonda da bir büst vardı. Elbette ki yağmurlu havaların ant içme törenlerinin kolay yapılabilmesi için. Ben, 1/ F sınıfındaydım. Sınıf sayısı o derece fazlaydı ki, yan sokaktan bir arkadaşım 1/J sınıfına devam ediyordu.

Okulun önünde Aksaray semtine giden dolmuşların kalktığı, aynı zamanda İETT otobüslerinin durağı da bulunan genişçe bir alan vardı. Otobüslerin ilgimi çekmesi bu sıralardadır. Sakin ilkyaz günlerinde aralık duran sınıf penceremizden dolmuşa son müşteriyi çağıran durak kahyasının sesi ve otobüs homurtuları gelirdi. 1969 senesiydi; okullarda ve fabrikalarda ilk boykot ve işgaller bu sıralarda oluyordu. Babam TİP mensuplarına kızıyordu. Amerikalılar uzaya çıkmıştı. Patates baskısından az daha hallice gazetelerimizde Apollo uzay aracının fırlatılma sahneleri ve beyaz miğferli toplum polislerinin adam coplama manzaraları vardı. Tipo baskı tekniği ile klişe den resim basılırdı ve şanslı gününüzde fotoğrafın içeriğini anlayabilirdiniz.

Öğlenciydim. Okula biraz erken gelir, okul bahçesinin parmaklıkları arasından gelip giden otobüsleri seyrederdim.. Ve tabii dolmuş yapan kocaman pleymouth ve chevrolet leri...Bizim semte 90 numaralı Draman-Eminönü otobüsü gelirdi. Bu hatta İETT, Bussing marka yerden çok yüksek, köşeleri belirgin, altında yatay bir motor olan, gürültülü otobüsler çalıştırırdı. Yine aynı markanın 1950 senelerinden kalma, arkası yuvarlak ve camları küçük eski tip otobüsleri vardı. Yuvarlak farları ve kırışık yüz ifadeleri ile komik araçlardı. Sultan selim yokuşunu hırıldayarak çıkarlar, hararet yaptıkları zaman şoför inerek arkadaki motor kapağını yarı açık hale getirirdi.


86 numaralı Edirnekapı-Eminönü hattında troleybüsler çalışırdı. Yuvarlak hatları, geniş kapıları, yukarıdaki elektrik hattından güç almaya yarayan kolları ve karşıdan bakıldığında nazikçe gülümseyen cehreleri ile yarı bilge havasındaydılar. 1983 senesinde yeni MAN ların gelmesiyle ve İkarus ların arttırılmasıyla seferden kaldırıldıklarında ağlamaklı olmuştum. Havai elektrik hatları söküldüğünde ise geri döneceklerine ümidim kalmamıştı. Yine yetmişli yıllar boyunca zenginlerin oturduğu semtlere çalışan Leyland otobüsler hatırımda. 1950 civarında imal edilmiş bu araçlar alçak basamakları, rahatlıkları, sessizlikleri ve sağlamlıkları ile dikkat çekerlerdi. Yarı otomatik vitesleri vardı. Yorulmadan yıllarca çalıştılar. O dönemlerde biletçiler otobüslerin değişmez elemanıydı. Tahta kutularındaki biletleri mesafeye ve kişinin özelliklerine göre verirler, otobüsü zapturapt altında tutarlardı. Öğrenci,öğretmen, er ve tam biletler vardı. TCDD’nin tren biletlerinde subaylara uyguladığı indirim belediye otobüslerinde geçerli değildi.

1972 de anne memleketimiz olan İzmir’de yaz tatilini geçirirken bir akrabamızın düğünü için Manisa’nın Akhisar ilçesine gittik. Rahmetli Ali dedemin maiyetinde.. Dar pencereleri , tavanın pencerelere yakın kısmında oval güneş pencerecikleri, bunlarda büzgülü perdeleri olan gri renkli yeşil çizgili bir otobüse bindik. Motor, şoför mahallinde, ortada kocaman bir semer gibi duruyordu. Sarsılarak çalışıyordu ve içeride mazot kokusu vardı. Yavaş ve yolcu alıp bırakarak gidiyorduk.. Bir müddet böyle gittikten sonra, sıkıldığımı anlayan muavin elimden tutarak beni şoförün yanına götürdü ve yarım saat kadar motor üzeri seyahati yaptım. Aracı kullanan, kıllı kalın kolları ve kalın bıyıkları olan adamın beylik “büyüyünce ne olacaksın” ve “baban ne iş yapar” sorularına cevap vermek dışında yolun o kısmı keyifli geçti. Akhisar zengin bir ilçeydi. Annemin amcasının BMC kamyonu vardı. Akhisar’da gördüğüm onca bisikletten, yanakları beyaz balon teker olanları en güzelleriydi. Muhtıra sonrasıydı. Birinci ordu komutanımız Faik Türün, Genelkurmay Başkanımız Memduh Tağmaç idi. Anarşistlerin çoğu içeri tıkılmış, memleket rahat nefes almıştı. Nihat Erim, Naim Talu hükümetleri sırasıyla işbaşına geliyor memleket seçimlere hazırlanıyordu. Karaoğlan umuttu.

Yine bu senede ilk 302 mercedes otobüs sefere çıktı. Otomarsan fabrikasında imal edilen bu otobüsler, süratleri, sessizlikleri ve sağlamlıkları ile 20 sene yolların kralı oldular. İlk piyasaya verilenlerde koltukların üzerinde sadece eşya koymaya yarayan metal raflar vardı. Yan camların üzerinde sürgülü havalandırma camları bulunurdu ve mutlaka yolculardan birinin hastalığı olduğundan bu camları açmak tabu gibiydi. Ne zaman bunalıp cama elinizi uzatsanız müdahale edilirdi. Eh tavandaki üç adet metal havalandırma kapağından bahsetmesek olmaz. Bunlar da çeşitli pozisyonlara getirilerek içeri giren havanın miktarı ayarlanırdı. Arka koltuklar motor gürültüsünden dolayı rahatsızlık verici olmasına rağmen, özellikle gece yolculuklarında 302 mersedes motorunun ve şanzıman sesinin müsekkin etkisi olduğu su götürmez bir gerçekti. Piyasaya çıktığından itibaren rağbet gören bu otobüsler, havalı apollo diye isimlendirilen magirusların ve karşıdan bakıldığında sükunet abidesi gibi duran güler yüzlü MAN ların tozunu attılar. Yıllar içinde dış ve iç görünüşlerinde fazla bir değişiklik olmadı. Sadece koltukların üzerindeki tavan kısmına kişiye özel havalandırma ve ışıklandırma kondu.Biraz da koltuk yapısı değişti. Arkanızdaki yolcu dizleri dayadığında kürek kemiklerinizden haber gelmesi olayı hiç değişmedi. Orta Anadolu nun en ortasındaki kasabamıza yaptığımız yolculuklarda çoğu zaman kendi ilimizin otobüs şirketlerini kullanırdık, kimi zaman da Kayseri, Malatya, Siirt, Van illerinden gelen otobüslere binerdik. Siirt petrol, Vangölü, Kayseri Kent , Ses ve Erciyes aklimda kalanlar. Uzun yoldan gelenler daha yeni, daha bakımlı olurlardı. İçeri girince burnunuza gelen koku genellikle aynı olsa da. güneydoğudan gelenlerin bazıları klimalıydı. Serinliği hissetmek hoştu. Tabii ki klima deyince ilk aklıma gelen marka sütrak-klima oluyor simdi geriye bakınca.

12 eylül silindir gibi geldi. Ailem Erzurum’da ben İstanbul’da kalıyoruz. Cerrahpaşa.. Kapıda askerler. Bitmeyen solcu sağcı muhabbetleri. Kendimize benzeyeni bulma telaşı. Konuşmalardan kişilerin politik yapısını tahmin etmeye çalışmalar. Her sene iki defa Erzurum a gidip gelme ve yollarda kimlik sorulması, askerin yol kesmesinin normal sayıldığı yıllar. Çok şükür huzur ve sükun ortamının teessüs edip Turgut Özallı yılların kapıyı çalması. Devlet büyüklerimizin her daim NATO ya CENTO ya ve uluslar arası anlaşmalara bağlı kalacaklarını bildirmeleri. İnce sesli dirayetli generalin ressam olmaya karar vermesine yıllar var. ANAP iktidara geliyor.

Özal’ın gayreti ile MAN otobüs fabrikası yeniden canlandırıldı hem belediyelere hem de şehirlerarası otobüs firmalarına satış yapmaya başladılar. Çok rahat ve çok da arıza yapan otobüslerdi. Bir furya idi gecip gittiler. MAN ların koltuk aralıkları biraz dar olmasına rağmen yolculuk rahattı ve sevgili 302 mercedes lerimizin alameti farikası olan şanzıman sesi bunlarda çok daha az gelirdi. İstanbul belediyesinde halen kullanılmaya devam eden MAN otobüsler bu dönemde alınmıştı. Şehir içinde hem hızlı hem de rahat olmalarına rağmen 1977 den beri Macaristan’dan belli zamanlarda alınmış olan İkarus’lardan daha çok bozulur, yolcu indir bindirine sebep olurlardı.

Özal’lı yıllar farklı bir dünyada olduğumuzu bize gösterdi. Milletçe cesur ve kahraman bir ırkın ahfadıydık.. Burası çok doğru.. Ama bizim dışımızda da bir dünya vardı ve farklı yaşamlar devam ediyordu. Kendi kahramanlığımız hayat standardımızı yükseltememişti. Dünyada başka milletlerin paraları ve ekonomileri de vardı ve sanırım kuralları farklı işliyordu. Kimileri devrimci, kimileri uyanık bir köylü deseler de, Özal iyi bir ezber bozucuydu. İlk bozduğu ezber döviz ve ithalat rejimi üzerineydi. 1984 te kullanılmış araç ithal edilebileceğine dair çıkartılan kanun kuvvetinde kararname ile Avrupa ülkelerinden yüzlerce ikinci el otobüs geldi. Bugün gibi hatırladığım; Vatan caddesindeki galerilerde onlarca değişik model otobüsün alıcı beklemesidir. Mercedes’in değişik modelleri en fazla görülenlerdi ve o sene okul yolumda, eski lunaparkın karşısında duran birine merakla bakarken kalın bıyıklı lacivert elbiseli bir adam yanıma gelmiş ve “çocuğum içine girip bakabilirsin” demişti. Morumsu kurşuni boyuna çizgileri olan, bütün diğer modelleri gibi güler yüzlü bir beyaz Mercedes otobüstü.. İçine girip incelemiştim.. Koltukları daha rahattı ve koltuk arkalarında plastik kaplama vardı..Kendi kendime “vay be arkadan dizlerini dayayanlara karşı önlem almış adamlar” demiştim.. Uzun Erzurum yolculuklarının kabusu arka koltuktakinin sırtıma gelen kısma dizlerini dayamasıydı.. Gezdiğim otobüsün kocaman camları vardı ve üst nihayetleri hafif bombeli ve koyu renkliydi.. Her koltuğun üzerindeki yuvarlak havalandırma delikleri ve okuma ışıkları, yıllar içinde bizim ülkemizde imal edilenlerde de standart hale gelecekti.. Aracın şoför mahalli çok daha konforluydu ve şimdi bütün modellerde olduğu gibi daha alt seviyedeydi. Aşağı indiğimde lacivertli kalın ağabey “beğendiysen hemen verek” dedi.. Gülüştük… yoluma devam ettim.. Yüzlerce güzel görünümlü hurda otobüs yollarımızda yerini aldı o dönemde.. Birçoğu kısa zamanda seferden alındı.. son örnekleri de Silivri, Kumburgaz, Selimpaşa hattında korsana çıkarak ahir ömürlerini tamamladılar.

Birkaç sene sonra Varan turizmin öncülüğü ile Setra marka otobüsler devreye girdi.. Sağlam, güzel ve estetik araçlardı.. Gerçi şanzıman sesini duymamak, ayak kokusundan ayrı kalmak 60 lı seneleri hatırlayan bizim nesli bozardı ama hakkı teslim etmek gerekir çok farklıydılar.. Yeri gelmişken Varan turizmin hizmet anlayışını, saatinde varmasını, güzel hosteslerini de hatırlamak gerekir… 1980 lerin sonlarına doğru bolu dağını aşmak halen bir saatten fazla sürüyordu ama bu zarif ve lüks araçların içinde rüya gibi geliyordu.. Bu senelerde ülkemizde imal edilen Mercedes marka otobüsler kısa süreli bir kimlik bunalımı yaşadılar.. 0302 den bozma ve estetik açıdan ürkütücü olan 0302S ler fazla tutulmadı ve hem kasa hem de motoru açısından çok değişik olan 0303 ler devreye girdi. Konforlu ve hızlıydılar, arkasından diğer modeller de modern çağa uyma çabası ile geldiler. O304 ler ve arkasından gelen 0403 ler, hem güçlü hem de pratik oluşları ile halen yaygın olarak kullanılmaya devam ediyorlar…

1991 senesinde ülkede genel seçimler yapıldı.. Turgut Özal cumhurbaşkanı olmuştu. Kravatsız, kısa kollu gömlek ve spor ceket ile resimler çektiren genç başbakan adayı Süleyman Demirel güzel bir seçim kampanyası ile tazeliğini kanıtlamış ve koalisyon falan demeden hükümet başı olmuştu.. Takip eden yıllarda kampanyada söylediklerinin tam tersini yaparak sosyal güvenlik sistemini perişan edecek ve devlet kadrolarının devlet ciddiyetine uygun şekilde yeniden düzenlenmesi için elinden geleni yapacaktı.. Tanıdık iş adamlarından oluşan aile fotoğraflarının dillendirilmesine de çok vardı… O sıralarda kimsenin aklına daha küçük yaştaki Özalı’ın öleceği ve Demirel ‘in cumhurbaşkanı olacağı gelmiyordu.. Hele hele cumhurbaşkanlığı makamındayken postmodern darbeye babalık edeceğini kimse düşünemezdi.. İki defa şapkasını alıp gitse de bir üçüncüye ortak olması kimilerine göre mümkün değildi…

Demirel li yılların son diliminin başları yani 1991-1992 senelerinde kuzey ülkelerinden demonte halde gelip Bursa’da parçaları birleştirilen iki katlı otobüsler moda oldu.. DAF ve Scania markaları ile… 75 civarında yolcu taşıyan, kocaman araçlardı bunlar.. Bütün firmalar anlaşmış gibi üst katında sigara içilir, basık ve dar alt katta sigara içmeyenler mahkum muamelesi görürdü.. Bu araçların ne ülkemiz yollarına ne de yurdumda yetişmiş sürücülerin sertliğine dayanamayacağı kısa sürede ortaya çıktı. Şimdilerde İstanbul’un dış semtlerine yolcu taşımada kullanılıyorlar… İlk günlerindeki gibi yolda kalanlar çok.. İki katlı otobüs furyası nın sonlarına doğru yine kuzey ülkelerinden Scania marka tek katlı ve cok rahat araçlar gelmeye başladı ve yine bu yıllarda Ulusoy Turizm Neoplan marka araçlarının sayısını arttırdı… Uçak hissi de veren araçlardı - ki tasarlayanlar da jetliner ismini koyarak bunu düşünmüş olmalıydılar.. 1990 li yillarda yine ithal edilen MAN lar ile ülkemizde üretilen marathon, prenses ve saphire isimlerini almış otobüsler de yaygın olarak kullanılmaktaydı… Aynı firma tarafından üretilen bu son üç model olanca rahatlıklarına rağmen Mercedes in yerini tutmaktan çok uzaktı..

Belediyelerimizin otobüs ihtiyaçları ise değişik şekillerde karşılanıyordu.. İthal malı iki katlı DAF marka otobüsler halen İstanbulun iki yakasını birleştirmekte ve uzak uydu kentlere servis yapmaktalar… Belediye atölyelerinde yenilenen körüklü ve körüksüz MAN otobüsler ile 25 seneden fazla zamandır belli aralıklarla alınan İkarus lar düşe kalka hayatlarını sürdürüyorlar.. Son yıllarda belediyeye alınan otomatik vitesli geniş Mercedesler ise gerçek birer toplu taşıma harikası.. Buraya kadar gelmişken ülkemin Halk otobüslerinden bahis geçmese olmaz… Diğer şehirleri çok iyi bilmesem de benim şehrimde son beş senedir ciddi bir yenileme çalışması yapıldı.. Uzakdoğu kökenli olan Hyundai’ ler , Ülkemizde yapılan Otokar ‘lar ile her gördüğümde gülümsemekten kendimi alamadığım Bursa yapımı Güleryüz Cobra lar en çok tercih edilenler..

1990 senesinde ilk otomobilimi aldım. Artık otobüslere fazla muhtaç olmasam da yollarda gördüğüm, bu büyük ve albenisi çok araçları takip etmekten uzak kalamadım.. Halen şehirlerarası yollarda mola vermek için durduğum yerleri, otobüslerin uğrak yeri olan tesislerden seçerim.. Rengarenk, molada yıkanmış, üzerinden suları sızan, kimileri rölantide çalışırken hafifçe sarsılan bu araçların çekiciliğine dayanamayıp ön kapıdan içlerine girdiğim ve şoför mahalli ile iç kısma bir göz attığım çoktur… Ve bir de hayatımın bir döneminde kısa süreli de olsa uzun yol şoförlüğü yapma hayalimi halen sıcak tutarım.

1979 ara secimlerinde Saraçhane Meydanı’ndaki Adalet Partisi mitingine gitmiştim.. Sonradan dokuzuncu cumhurbaşkanımız olacak olan parti liderinin otobüsle gelişi hatırımda… Platform üzerine çıkışı ve siyah fötr şapkasını “ ben bunu ne yapayım” der gibi sallayışı da… Özallı yıllarda seçim otobüsleri iyice hayatımıza yerleştiler ve otobüs aynı zamanda konuşma platformu vazifesini de görmeye başladı… Hemen her parti ve hatta büyük il ve ilçe belediye başkanlıkları birer seçim otobüsü edindi.. İlaveten midibüsten bozma seçim araçları orta boy belediye başkanlarına seçim otobüsü olarak hizmet verdiler… Seçim zamanı bu otobüslerin üzerinden meydanların nasıl göründüğünü de hep merak etmişimdir… Meydana giriş, ön camdan halkı selamlama, kibirli tebessümler, kesilen kurbanlar, elini dokunmaya çalışan insanlar, iki arada bir derede oğluna iş isteyenler ve insan kalabalığına yüksekten bakmanın büyüsü…

Otobüslerimin 35 yılına baktığımda en çok haline üzüldüklerim bu seçim otobüsleri oldu… En sevdiklerim de halen fabrika servisi yapmaya devam eden, bilmem kaçıncı milyon kilometresindeki, onurlu, ihtiyar delikanli O302 ler..

Monday, August 08, 2005

48 model dodge, ford fairlane

Hasta annesini evde muayene etmemi istiyordu. Anlattığına göre annesi astımlıydı, bel omurları çökmüştü ve yatalaktı. Evden çıkması mümkün değildi. Telefonda konu ile ilgili mutabakat sağladıktan sonra gelip beni alacağını söyledi. Bir saat tayin edip telefonu kapattık. Alıcıyı yerine koyduktan sonra “adam amma da sigara-içki içmiş ha...” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Zira telefondaki 60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kibar erkek sesi, derinden gelen, hışırtılı ve öksürüklerle kesilen bir sesti.

Mesai bitimine yakın bir zamanda, yani tam anlaştığımız gibi beni almaya geldi. Ayhan Işık filmlerinden fırlamış gibiydi. Briyantinle yatırılmış ve özenle arkaya taranmış yarıdan fazlası beyaz saçlar, üst dudağın üzerinde yarım santim kalınlığında bir çizgi oluşturan siyaha boyalı incecik bıyık, süet ceket ve bordo üzerine bej desenli ipekli fular.

Hazırlandım ve birlikte çıktık. Arabasının olmamasına şaşırdım. Bir taksi çevirdi ve arka sağ kapıyı açarak beni oturttu. Hareketleri günümüz insanı için abartılı sayılabilecek türde kibar olmasına rağmen onda sakil durmuyordu. Ön koltuğa oturdu. Taksiciye Feriköy’e gideceğimizi söyledikten sonra hafif yan dönerek kendini anlatmaya başladı. Konuya hemen girmişti ve durmadan anlatıyor, arada boğazını temizleyip sigaradan dertleniyordu. “15 sene 48 model doç kullandım. Her türlü tamiratını ustalarla beraber yapardım. Bizim Feriköy malum amerikancı ustaların yeriydi. Hepsini tanırdım, sokağa girince bir uçtan başlar sırayla muhabbet ederdik. Kiminde kahve, kiminde çay bardağında rakı, kimse duymasın bazısında da çift kağıtlı sarıp içerdik. Tarlabaşı’nda kocaman atölyem vardı o zamanlar, İstanbul’un en baba buzdolabı tamircisiydim. Yanımda iki kalfa çalışırdı, sabahtan akşama eşşek gibi çalışıp akşamları da alemlere akardım. Harcadığım paranın haddi hesabı yoktu. Gittiğim gazinoya bir artistle beraber girsek bana itibar fazlaydı. Garsonlar etrafımda fır döner, bayanların biri gider, diğeri gelirdi. Her akşam benim doç başka bir hatunu misafir ederdi. Aleme çıkmadan önce nikelajlarını parlatır, beyaz yanaklı lastikleri arap sabunu ile silip tertemiz yapardım. Annem evlenmemi istese de parayı bol verdiğimden fazla üstelemezdi. Doç biraz eskiyip havası azalınca satıp ford farleyn aldım, aynı tas aynı hamam bir beş sene daha geçti. Kısacası 45 yaşına kadar o gazino senin bu pavyon benim gezdim. Saçlar beyazlayıp, paralar azalınca biraz aklım başıma gelir gibi olduysa da bu defa Beyoğlu’nun arka sokaklarına dadandık. Aldığım mülkler bir bir elimden gitti. Annemle oturduğum apartmanda 3 dairemiz kaldı. Biz bahçeye girip çıkarız hesabıyla bodrum kata taşındık, iki dairenin de kirasını yiyip kıt kanaat geçiniyoruz.” Burada sustu. Galiba anlatılacaklar da azalmıştı.

Biraz sessizce gittikten sonra Feriköy meydanına geldik. Tam meydanda indik ve buraya açılan sokaklardan birine saparak ilk kapıdan girdik. Apartmanda ilk burnuma gelen hafif bir küf ve eskimişlik kokusuydu. Rahatsız etmiyordu. Sinmiş yemek buharlarının insanın genzini yakan kokusu yoktu. Bodrum kata indik. Arkası bahçeye açılan bir yarı bodrumdu, loştu ve insana ilk bakışta yaşanılabilir bir yer olduğu izlenimini veriyordu. Evin hanımının yattığı odaya geçtik. Bu sırada yerlerin ve bütün eşyaların üzerinin kesif bir toz tabakası ile kaplı olduğunu fark ettim. Muzaffer Bey’in, adı buydu, ayakkabılarımı çıkarttırmama konusundaki ısrarına sevindim. Yaşlı bayan eski tip bir divanın üzerinde oturuyordu. Bacaklarının üzerinde iki kirli yorgan seriliydi. Sırtına da eski tip atkılardan almış ve bir yastığa dayanmıştı.

Tanışma ve rahatsızlıklarını sorgulama faslından sonra, muayene için tavır aldım. Zor soluk alıyordu ve genizden gelen bir hırıltısı vardı. Sırtını açmaya çalışırken odada bir başka hırlamalı soluk sesi daha duyduğumu hissettim. Muzaffer bey odadan çıkmıştı, ondan geliyor olamazdı. Kısa bir süre sonra iyice emin olmuştum. Odada bir başkası vardı ve o da astımlıydı. Üstelik ses de divanın altından bir yerlerden geliyordu. Aklımdan hemen seyrettiğim filmlerdeki sahneler geçti. Sakat ve astımlı bir kardeş yatak altına saklanmış olabilirdi. Eve gelenleri bağlayıp soyan astımlı canavar anne-oğullar ile karşı karşıya olabilirdim. Muzaffer bey her an içeri girip boğazıma ekmek bıçağını dayayabilirdi. Yukarıdan aşağı sırtım ürperiyordu. Yaşlı bayanı bir an için bırakıp hole geçtim ve koridordan mutfağa doğru baktım. Muzaffer bey kirli tabaklarla dolu tezgahın üzerine koyduğu bir tabaktan atıştırıp, uzun bir bardaktan rakı içiyordu. Beni görmedi. Hemen geri döndüm ve teyzeyi muayeneye başladım. Diğer hırıltı devam ediyordu ve sanki bana yaklaşmıştı.

Korkuma dayanmaya çalışarak muayeneyi bitirdim. Divanın yanı başındaki ince tahta bacaklı, ayaklarının alt uçları demirli, ellili yıllardan kalma koltuğa oturup çantamı kucağıma çektim. Reçeteyi hazırlarken odaya Muzaffer bey girdi ve eş zamanlı olarak da divanın altından çok renkli bir kedi çıktı. Beyaz, siyah, sarı, gri tonlarında olan tüyleri yer yer dökülmüştü ve yaşı oldukça ileriydi. Dehşetli bir hırıltı çıkarıyor, sahibinin ayaklarına sürünüyordu. Evin emektarı olduğunu öğrendiğim dişi kedinin astımı ve karaciğer yetersizliği olduğunu, tüylerinin yaşlılıkla beraber karaciğer hastalığı sebebiyle döküldüğünü anlattılar. Derin bir soluk aldım. Ardından kolay açılır kapaklı şişede kola ikram edildi, ben ağzımın kuruluğu had safhada iken gelen içeceğe saldırdım. Bardakta gelse içer miydim diye düşünürken, Muzaffer bey: “Bu evde ambalajsız hiçbir şey yenip içilmez, farkındayım” dedi.

“Annem 85, ben 65 yaşındayım, babam ben ortaokula başladığım sene öldü. Önce sıkıntılı, sonra şaşaalı, sonra yeniden gariban günler yaşadık. Hayattan da bıktık galiba.” Diyerek devam etti. Hazırlamış olduğum reçeteyi aldı. Özenle katlayıp, cebinden çıkardığı, kendi verdiği isimle ‘akıl defteri’ nin içine koydu. “gidelim doktor, senin yolun uzun” diyerek önüme düştü ve benimle taksiye binerek Karaköy iskelesine kadar geldi. İskeleye yaklaştığımızda hazırlamış olduğu sarı zarfı uzattı. Almayacak oldum. Diretti: “Sen sultanlık zamanlarımıza değil, çulsuzluk zamanlarımıza denk geldin, azsa kusurumuza bakma” dedi. Ağlıyordu ve nefesi alkol kokuyordu. “Yol gösterenimiz de yoktu be annem!” diye içini çekti. Veda edip arabadan indim. Daha sonraki aylar ve yıllarda ne aradı ne de annesinden haber verdi. Duvarlarında sararmış resimlerin olduğu, eşyaları tozlu, çerçeveleri kirden kararmış, kedisi bile hasta olan o evi unutamadım.


(yazar notu: bu yazı ilk olarak 2002 senesinde www.iktibas.net te yayınlanmıştır)

Mesothelioma Asbestos, Mesothelioma Cancer, Malignant Mesothelioma, Mesothelioma Attorney.
Mesothelioma